Sadece duyduklarımız doğrultusunda hızlıca karar veririz bazen.
Çok yorumlamadan, sorgulamadan.
Sorgulasak da emin olamayız bazen.
Öyle durumlar vardır ki ne siyahtır ne beyaz. Hep gridir, grinin tonlarındadır.
Yada "çoğunluğun kabul ettiği doğrudur, tek başıma neyi değiştirebilirim ki?" hissine kapılır bazen insanoğlu.
"Bir"e karşı "bir çok"tur durumun özeti...
Ama çoğunluk her zaman haklı mıdır?
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Şehir Tiyatroları'nın en beğenilen oyunlarından olan On İki Öfkeli Adam'ı izledik geçtiğimiz günlerde.
Tabiri caizse, hayata 1-0 yenik başlamış olan 19 yaşında cinayet suçundan yargılanan ve 12 jüre üyesinin ortak kararı neticesinde ya elektrikli sandalyeye oturtulacak yada hayatı kurtulacak bir gencin suçlu mu, suçsuz mu olduğuna karar verme süreci işleniyor.
Tek dekor ve sabit oyuncu kadrosunu görünce "acaba sıkılır mıyım?" düşüncesi hasıl olsa da ilk etapta; oyuncuların canlılığı, sürekli inip çıkan ruh hali, ortaya atılan fikirler, tartışmalar, espriler derken çok hoş bir oyun izledik.
İlk perde biraz yavaş ilerlese de ikinci perde çok daha akıcı ve daha muzip.
Oyun, adalet kavramı üzerinden gitse de gündelik hayatta aldığımız pek çok kararda aslında şartlandığımız etik (ahlaki) kuralların olduğunu yada sadece görüp duyduklarımızdan yola çıkarak, yorum yapmaksızın karar verme mekanizmalarımızın çalıştığını düşündürüyor izleyicilere.
Rolleriyle öne çıkan oyuncular Serdar Orçin, Metin Çoban (en yaşlı jüri üyesi) ve -oyunun Şehir Tiyatrolarındaki sayfasında sanırım ismi yok- simsar olan uzun boylu oyuncu (maalesef ismini bilemiyorum) oldu bana göre.
Fırsatınız olursa izlemenizi naçizane tavsiye edeceğim bir oyun...
