30 Nisan 2013 Salı

BAKIRKÖY PAZARI

İstanbul'da "sosyete pazarı" olarak adlandırılan pek çok pazar var. Yeşilköy Pazarı, Fındıkzade Pazarı, Beşiktaş Pazarı bunlardan bazıları... Evime yakın olması sebebi ile vakit buldukça Bakırköy Pazarına gitmeyi tercih ediyorum. Pazar, cumartesi günleri Bakırköy Adliye Sarayının yan tarafındaki geniş alanda kuruluyor. Marmara Foruma da yakın diyebiliriz.

Hafta sonu yine pazara gittim... Pazara mümkün oldukça erken saatlerde gitmeyi istiyorum çünkü vakit öğle saatlerini göstermeye başladıkça ortalık iyice kalabalıklaşmaya başlıyor ve sıcak da iyice çöküyor. Bu sebeple tezgahtaki ürünleri araştırıp karıştırma potansiyeli azalıyor:)

Pazarda yok yok  desem yeridir. Bebek, çocuk, kadın ve erkek kıyafetlerinden ayakkabılarına, el işlerinden, çiçeklere, meyve sebzeden tokaya her şey mevcut.


Markalı bazı ürünlerin çok küçük defoları olanları hatta o gün şansınız varsa defosu olmayıp  seri sonu kaldığı için pazar tezgahına düşenlerini bulmanız mümkün. Pazar deyip geçmeyin, hakiki deri ayakkabının sadece 37 numara serileri vardı geçen hafta:) Üstelik fiyatı da 55 tl idi. Sanırım pazarlık payı da bakidir.


Pazarda el işleri, halılar, kilimler her bir şeyler var...


Fotoğraftaki çantalar deri değil. Fiyatları 20 tl idi. Fakat parça deriden üretilen ve fiyatı 20 tl civarlarında olan deri çantaları bulmanız mümkün.

İnanması -sizi bilmem ama- bana güç gelen bir şey var ki, 1 tl ye parça kumaş aldım:) Niyetim kendime çanta dikmek-şu an için elimden gelmiyor ne yazık ki dikiş, ama annem bu konuda bana yardımcı olacaktır:)

Farklı fiyatlarda kumaşlar da var elbet. Mesela 5 tl ye kot bir kumaş aldım ki etek veya pantolon diktirmeyi planlıyorum.

Şimdilik bu kadar. Bir daha ki pazar serüvenimi bol fotoğraflı bir biçimde paylaşırım inşallah...

27 Nisan 2013 Cumartesi

KEÇE KİTAP AYRAÇLARINA DEVAM

Keçeden yaptığım kitap ayraçlarını hazırlamak çok zevkliydi.

Bu sebeple yenilerini yaptım.


Yeni ayraçlarda buluşmak dileği ile... :)




25 Nisan 2013 Perşembe

SOĞUK ZEMİNDE SICAK HELVA: HACI ŞERİF

23 Nisan tatilini fırsat bilip, gezinmek ve bir takım işlerimizi halletmek için düştük Eminönü yollarına...
Gidilen mekan Eminönü olur da, anlatılacak, fotoğraflanacak şey olmaz mı? :)

Eminönü'nde severek gittiğimiz bir mekan var: Hacı Şerif...

Küçük ama sevimli bir dükkanları var.


Hacı Şerif'te ne yenilir derseniz, sıcacık irmik helvasının arasına gizlenmiş buz gibi dondurmayı söylememiz gerekir...

Dondurmalı irmik tatlısını bakır sinilerin olduğu bölümde yiyorsunuz.

Bakır tepsilerin içi, dükkanı ziyaret edenlerin isimleri ve yazmış oldukları notlarla dolu. Dolan sinileri duvarlara asmışlar. Orjinal bir görüntü...


İşte bizim dondurmalı irmik helvamız. :) Canınız çekmiş olabilir, kusura bakmayınız, ama görüntüyü de paylaşmadan olmazdı herhalde. :)

İrmik helvasında tarçın da acayip derecede yakışıyor...


Hacı Şerif'te enva-i çeşit tatlı, şeker, şekerleme var. Susamlı, naneli, limonlu şekerler, akide şekerleri, her şey var... Bir kısmını fotoğrafladım.




Eminönü'ne yolunuz düşerse naçizane "bir uğrayın" derim...

RENGARENK BİR DÜNYA

Bugün ziyarete gittiğim bir mekanda gördüğüm yeşillikleri ve rengarenk görüntüyü paylaşmak istedim. Çiçeklerden sadece laleyi biliyorum, diğerlerinin ismine dair bir fikrim yok ne yazık ki.


 Rengarenk,


Yemyeşil,


Ferahlatıcı bir dünya...


Keşke böyle görüntüler çoğalsa...

24 Nisan 2013 Çarşamba

ELMA KURDUNDAN KEÇE KİTAP AYRAÇLARIM

Rengarenk keçelerle ve rengarenk iplerle çok severek ve zevkle yaptığım keçe ayraçlarım... emeksensin'de satışta... :)


Kendim yaptım diye demiyorum ama insanın kitap okuyası gelecek bunları gördükçe...:)





20 Nisan 2013 Cumartesi

KEÇE İLE DEFTER KAPLAMA

Bugün keçe ile bir tane not defteri kapladım. Yapılışı gayet basit. Hemen anlatıma geçelim...

Kırtasiyede üzeri az desenli ve açık renkli bir not defteri bulamadım ne yazık ki. Fotografta görülen  -bana göre-sıkıcı görünümlü defteri almak zorunda kaldım. Kaplama işleminde kullanacağım keçe ince ve açık renkli olduğu için, kapağı beyaz renkli kağıt ile kaplamayı düşündüm ve ilk olarak defterin yüzüne prit sürdüm. Fotografta beyaz olarak görünen şey prit.


Not defterinin ebadına göre kestiğim A4 kağıdı pritli yüzeye yapıştırdım.


 Kapladım...


İnce keçeyi deftere yapıştırdım.



Daha kalın ve mor renkli keçeden,  önceden hazırlamış olduğum kedi motifi ile defteri süslemeye karar verdim. Tek bir kedi motifi çok sade görünebileceği için defterin sağ alt köşesinde bir dünya fikrin baş harflerini işlersem güzel olur diye düşündüm. Baş harfleri işleyebilmek için keçeyi kaplamadan önce, defterin uç kısmını belirlemek amacıyla kılavuz dikiş yaptım ve harfleri buna göre yerleştirmeye çalıştım. İlk deneyime göre fena da olmadı. :)



Kedi motifini de yapıştırdıktan sonra, sanki birşeyler daha yapmam gerekiyormuş gibi hissettim... Düşündüm, düşündüm ve bordo renkli kordonu spiralle keçe arasına gelen kısma yapıştırdım.


Ve bitti...

Arasına da keçeden yaptığım kitap ayıracını koydum. Oh, rahatladım! :)


Hepsi bu :)


KİRAZ ÇİÇEKLERİ

İnsan yoğunluğunun, trafik, gürültü ve keşmekeşin en üst seviyede olduğu ama tüm olumsuzluklarına rağmen-bana göre- Türkiye'nin  en güzel, dünyanın da sayılı güzel şehirleri arasında yer alan yerde ikamet ediyoruz.

Mevsim bahar olunca şarkısını hatırlatırcasına açan çiçeklere bahçemizde rastlayabilmek, ne yazık ki beton yığınları arasında olduğumuz bu şehirde, bizi şanslı kılıyor.


Bu güzel çiçekler kiraz ağacına ait...

Bahçeden geçerken beni çoook mutlu ediyor ve stresimi azaltıyor.

Paylaşmak istedim... :)

SAMİMİ VE SICAK BİR MEKAN: DÜKKANIM


Dün ilk kez gittiğim ve bundan sonra da muhtelif aralıklarla gideceğim çok sıcak ve samimi bir mekândan bahsetmek  istiyorum.

Mekânımızın ismi DÜKKANIM. İstanbul Fatih semtinde yer alan Fener’de… Haliç manzaralı, minik ve çok sevimli bir dükkân. Haydi giriş yapalım…

 

Dükkânın girişi bile, işi bırakıp bu sevimli mekânda bir ömür çalışma isteğini oluşturdu bende
İnşallah bir gün benim de böyle küçük ve sevimli, gönlüme göre bir dükkânım olur…

İçeride çok sevimli oturma yerleri oluşturulmuş.



Yeşil mi desem mavi mi desem bilemediğim (belki de camgöbeği denilen renk bu oluyor) küçük çiçek
kovasının içine kesme şekerler yerleştirilmiş. Kesme şekerlerin önünde yer alan ahşap tabağın içinde
ise yine ahşap toplar var. Bu toplara dokunduğunuzda elinizde misss gibi bir kokunun yayıldığını
fark ediyorsunuz. Dekor amaçlı mı kullanıldığını sordum dükkân sahibi Kadri Bey’e –ki Kadri Bey’den
yazımın ilerleyen kısımlarında bahsedeceğim- ve aldığım yanıt, bir müddet sonra bu güzel topların da
satışta olacağı yönündeydi. Bu da –haliyle- beni pek bir memnun etti…

Dükkânda her şey çok güzel… İnsan neye bakacağını, neyi soracağını şaşırıyor. Neler olduğuna kısaca
göz atalım…


Mesela gemi maketleri… Bu maketlere-bilindiği üzere-koleksiyonculuk boyutunda ilgisi olanlar var…
Yakında bu maketlere 2 yeni parça daha eklenecekmiş.

Bir başka güzellik, ahşaptan yapılmış güzel evler… Onlara yine ahşaptan imal edilmiş saz ve ud eşlik
ediyor. Resmin alt orta kısmında- ne yazık ki çok da net görülemeyen ama varlığı belli olan- cam
üfleme sanatı ile yapılan figürler var. Aralarında balık, kaplumbağa, yunus ve yanlış hatırlamıyorsam
at figürleri vardı. Bu dükkândan bir şey almadan çıkarsam gün gelip de öte dünyaya gözüm açık gider
endişesi ile renkli bir adet cam üfleme balık satın aldım. Evde-yine üfleme camdan imal edilmiş- mavili
bir kedim vardı, bu balık da ona yoldaş olacak artık.


Bu güzel oturma köşesinin duvarlarını tezhip sanatçılarının yapmış oldukları eserler süslüyor. Her
biri eşsiz… Yaprak üzerine yapılmış olan eser ile “vav” yazılı olan eserler benim en çok dikkatimi celp
edenlerdi.

Raflarda, bayıldığım şalgama rastlamak beni mutlu etti. Kadri Bey bize Antakya şalgamı olduğunu
belirtti… Yukarıdaki fotoğrafta, koltuğun sol tarafında yan yana dizilmiş testiler görülüyor. Bu testiler
Ankara’da bulunan Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde yer alan nesnelerin birebir kopyalarıymış…
(Ahşap tabağın içinde yer alan ve kokulu olduklarını anlattığım ahşap topların yer aldığı resimde, bu
nesnelerin bir kısmını daha görmek mümkün…)

Rafta yalnızca şalgam yok elbet… Tarhana, zeytin, zeytin yağı da orta rafta kendine yer bulmuş…

Hayran hayran baktığım bir diğer güzellik ise iğne oyası işlerden oluşan kartpostalların yer aldığı pano.



El üretimi olan eşyalara zaten bayılırım… İğne oyalı kartpostalları görünce sevincim bir kat daha
arttı çünkü günümüzde insanların iletişimi hep elektronik ortam üzerinden… Hız, pratiklik ve
erişim anlamında bu durum ciddi anlamda kolaylık sağlasa da, artık tanıdıklarımızı el yazısından
tanıyamıyoruz… Kenara kaldırıp koyabileceğimiz mektuplarımız ve kartpostallarımız artık yok…
Torunlarımıza el yazımızla arkasına çekildiği tarihi ve yanımızdaki kişileri yazdığımız fotoğraflarımız da olmayacak artık… Ben nostaljisever bir birey olarak bu duruma üzülüyorum açıkçası…


Rengârenk el işi çinileri kim sevmez ki? Hemen o raflara göz gezdirelim…


Biraz daha yakın çekim ile bakalım…


Bu güzel mekânın büyüsüne kapıldığım için fotoğraf çekmek son anda geldi aklıma. Keşke daha önce
düşünseydim… Çok daha fazla şeyi fotoğraflama ve paylaşma şansım olurdu. Bir noktayı daha ekleme
ihtiyacı duyuyorum: Tüm fotoğrafları mekân sahibi Kadri Bey’den izinli olarak çektim. Şayet bu
güzel yere gitme fırsatı bulursanız, fotoğraflama işlemi için kendisine usûlen söylemenizi –naçizane-
önerebilirim.

Fotoğraflamayı unuttuğum şeyler de var tabi; mesela aklımın kaldığı tokat yazmasından yapılmış
ve yorgan dikme tekniği ile dikilmiş ceketler… Gül dalından yapılmış, çift yılanlı el yapımı bastonlar
(ki bu bastonları üreten usta hayatını kaybetmiş ve muadillerinin üretimi de yokmuş), halis muhlis
bitkisel sabunlar (karanfilli ve zeytinlisini gördüm), anneannemin zamanından kalmaymış hissini
uyandıran dikiş makinesi (fotoğraf almadığıma çok yanıyorum, neyse, bir dahaki sefere inşallah : )
Daha neler var neler… Bu kadar güzelliğin arasından aldığımız ürünler de oldu tabi. Onları farklı bir
yazıda fotoğraflayarak paylaşacağım.

Dükkân içerisinde gezdik, her şeyi usturupluca kurcaladık, sorduk, öğrendik, Kadri Bey de hiç
sıkılmadan anlattı… Gelgelelim burada ne yenilir ne içilir merakını gidermeye… Mekânda çay içebilme
şansınız var, bunun dışında kahve, soda ve şalgam seçenekleri de mevcutmuş. Asitli içecekler ise
(kola vb.) burada bulunmuyor… Çorba olarak kışın tarhana, yazın ise yoğurt çorbasını afiyetle
hüpletebilirsiniz. Bir bastonu aratmayacak uzunluktaki galetayı da tadabilirsiniz pek tabi. Bir ara sanki
tart benzeri bir şey gördüm cam bir tabak içerisinde ama sormadığım için emin değilim, belki farklı bir
tatlı da olabilir. Kadri Bey’in dediğine göre kuru köfte de pişiriliyormuş. Ayrıca hafta sonları kahvaltı
seçeneği de mevcutmuş. Mekânda ayrıca ÇAYKUR’un çayları da satılıyor-ki çayı pek sevmeyen ben
bile 1 saatten uzun süre beklediği için Kadri Bey tarafından ücreti alınmayan çayı afiyetle içtim. Hiç
acı değildi. Yeni demlenmiş olan çaydan da tattık pek tabi ve Kadri Bey’in eşsiz sohbeti ile yudumladık
çayımızı…

Bu kadar yazdıktan sonra “yahu abartmış sanki!” diye düşünebilirsiniz. Ama şunu söylemek isterim;
dükkâna girdiğimizde saat aşağı yukarı 17.00 idi. Dükkândan çıktığımızda ise neredeyse 19.30’du.
Kadri Bey’in tatlı sohbeti ve engin bilgisi ile eşimle beraber gerçekten çok güzel vakit geçirdik.
Kadri Bey “mekânlar insanlarla güzeldir” sözünün ayaklı kanıtı adeta… Bilgili, görmüş-geçirmiş bir
ağabeyimiz, bir büyüğümüz… Kendisini ve mekânını her daim ziyaret etmek isterim.

“Bu kadar anlattın, yeri tam olarak neresi peki?” diyenlere şöyle izah edeyim: Haliç boyunca sahil
yolundan giderken, Unkapanı’ndan Eyüp istikametine doğru ilerlediğinizde yolun sol tarafında kalıyor. Fener Rum Patrikhanesi’nin ön kısmında da diyebilirim.

Şu fani dünyada, göçüp gitmeden uğranılası bir güzellik…

16 Nisan 2013 Salı

KLİPSLİ KEÇE TOKA


Bir süredir el süremediğim ve bu sebeple üzüntü duyduğum keçelerimle nihayet yeniden bir şeyler yapmaya başlayabildim. Daha önceden üzeri boş, küçük klipsli tokalara keçeden figürler yaparak toka yapmıştım ve bunları minik kızlara hediye ederek gönüllerini almıştım.

Bu kez kendime toka yapmaya karar verdim ve “insanlık için çok küçük ama benim için önemli” bir faaliyet gerçekleştirerek aşağıdaki tokayı yaptım…

Boş şekilde satın aldığım 8 cm. uzunluğundaki tokanın süsleri yerleştireceğim kısmına ilk olarak bordo renkli kurdele yapıştırdım.

Farklı renklerde ve farklı çaplarda kestiğim yuvarlak keçe parçalarının üst kısmını elimde renkli iplerle işledim, ortadakinin üstüne de kolye yada bileklik yapımında kullanmak için aldığım metalden üretilmiş şapkalı kız figürünü yapıştırdım.


İlk deneyim için fena olmadı sanırım. 

İyi günlerde kullanmak nasip olur inşallah…



15 Nisan 2013 Pazartesi

KEÇE HAKINDA BİRKAÇ ŞEY

Keçe ile bir şeyler yapmaya başlamam çok yeni... Bu yılın (2013) başı itibariyle başladım diyebilirim. Gündelik hayatın stres ve sıkıntılarını atabilmek için kendime bir uğraş arıyordum. İlk olarak aklıma gelen takı yapımıydı. Önceden birkaç küpe ve bileklik yapmışlığım vardı. İncik-boncuk satan dükkanlara gidip, gözüme takılan boncuk, taş, ip, tel, zincir, çivi, bit, halka gibi malzemeleri alarak güzel şeyler yapabileceğimi düşünüyordum. Henüz malzeme alışverişini gerçekleştirmemişken, küpe yada kolyelerde kullanabileceğim farklı süs malzemelerini araştırmaya başladım: iğne oyası çiçekler, yün ponponlar, kumaş çiçekler… Hepsi birbirinden güzeldi. Beğendiklerimi farklı dosyalar altında kaydetmeye başladım. Derken, keçe ponponlar ilişti gözüme… Keçeyi tanıyordum aslında. Rengarenk, sevimli ve sıcak bir malzemeydi. Ponponları araştırırken -googlenin marifeti bu ya- keçeden yapılmış tokalar, kolyeler, küpeler, bileklikler, çantalar, kıyafetler aksesuarlar, panolar, kitap ayraçları ve daha pek çoğunu sıralayabileceğim nesneye rastladım ve tüm bunlara bayıldım!


İstanbul’da yaşamanın en sevdiğim yanlarından biri olan Mahmut paşa: "ne ararsan bulursun” cennetine gidip Marputçular Hana uğradım ve aklımda olan malzemelerin pek çoğunu aldım (takı yapımı için kullanacağım ve yukarıda yazdığım malzemeler). Bunun yanı sıra mavi, sarı, turuncu, krem ve mor renkli keçelerden 3 mm. kalınlığında ve 50*50 cm. olan parça keçelerden alarak, bir de küçük tüp yapıştırıcı aldım kendime… Ve o gün bugündür –küçük parçalar da olsa- minik minik şeyler yaptım kendimce. 

Neler yaptım mesela? 

Yeğenim, yeğenimin arkadaşı ve bir kaç tanıdığımın minik kızı için toka


 Annem için buzdolabı magneti


Tanıdık, eş-dost için buzdolabi magnetleri


Ve fotoğraflamayı ihmal ettiğim farklı objeler...

Söylemiştim, takı yapımı için pek çok malzeme aldım keçelerimle aynı anda. Ama şu anda onların hepsi bir kenarda bekleme vaziyetinde. Çünkü keçeler aklımı başımdan aldı. :)

İnternette araştırmalar yaparken görüyorum ki Türk kadını gerçekten marifetli:)

O marifetli bayanların yanında benim yaptıklarım karınca kararınca olsa da; vaktimi değerlendirdiğim için, sevdiğim insanları bu küçük objelerle mutlu ettiğim için ve evde atıl kalan malzemeleri değerlendirme fırsatı bulduğum için gerçekten mutluyum.

BATILI KADIN SEYYAHLARIN GÖZÜYLE OSMANLI KADINI



Yazar: Filiz Barın Akman
Yayın evi: Etkileşim

Yazar ODTÜ’de İngiliz Dili Eğitimi aldıktan sonra Amerika’da İngiliz Edebiyatı üzerine mastırını tamamlamış ve akabinde “Batı Edebiyatında Türk, Doğulu Kadın ve Harem Algısı” konulu doktora çalışmasına başlamış. Kitap öyle zannediyorum ki bu çalışmalar esnasında edinilen bilgiler çerçevesinde oluşturulmuş.

Bir kitapta en çok dikkatimi çeken hususlar noktalama işaretlerinin ve yazım kurallarının doğru uygulanması ile akıcı ve tutarlı bir üslup… Bu kitapta tüm unsurları memnun edici bir biçimde yakaladığımı söyleyebilirim.

Kitap, batılı yazar-çizerlerin oluşturdukları harem algısını ve çevre ile iletişimi çok kısıtlı olan Osmanlı kadını imajını tersine çevirir nitelikte. Akman, bilhassa batılı erkek seyyahların Osmanlı hareminde yer alan kadınların minderler üzerinde –af buyurun- yarı çıplak vaziyette, dünya ile iletişimi zayıf ve hakları çok kısıtlı insanlar olarak tasvir edildiğini savunmakta ve gösterdiği kaynak eserler ile bunu desteklemektedir. Kitapta adı sıklıkla geçen kadın seyyahlara örnek olarak Lady Montagu, Julia Pardeo ve Sophia Poole verilebilir… Yazar, batılı kadın seyyahların, Osmanlı kadını ile ilgili görüşlerinin, batılı erkek seyyahlara göre çok daha farklı olduğunu belirtiyor. Bu noktayı belirtirken, erkek seyyahların hareme girme şansı olmadığını fakat kadın seyyahların birebir harem ortamlarında bulunarak eserlerinde belirmiş oldukları noktalara dikkat çekiyor.

Kitapta ilgimi çeken noktalardan biri çedik pabuç adeti... Bu adet kitapta şöyle anlatılıyor:

“… Pek çok kadın seyyah harem kapısının önüne evin hanımının koyduğu sarı sokak pabuçlarının, kadınlara kocalarına karşı kendi kişisel alanlarını koruyabilme gücü verdiğini belirtirler. Bu çedik pabuş adeti kadının meşgul olduğunun, müsait olmadığının yada misafir ağırladığının, kısacası kocasının müdahalesi olmadan, kendi başına kalmak istediğinin işaretiydi. Harem kapısında pabuçları gören koca ise kesinlikle kadının alanına müdahale edemez; eşinin kendisinin müsait olduğunu bildirmesine kadar selamlıkta beklerdi…”

Dikkatimi çeken bir diğer nokta ise Osmanlı kadınları ile batılı kadınların boşanma hususunda sahip olduğu haklar… Yazar, Osmanlı kadının boşanma konusunda Avrupalı kadınlara göre (kıyaslama bilhassa İngiliz kadınları ile yapılmış) çok daha fazla hakka sahip olduğunu belirtmiş. Örneklemek gerekirse, Osmanlı kadını boşanma öncesinde ve sonrasında eşi tarafından belirli oranlarda maddi olarak desteklenmekteydi. Ayrıca nikâhın kıyılması esnasında bazı kadınlar eşlerini boşayabilme hakkını kendilerine de almaktaydı. Ayrıca Divan- Hümayun’a sunulan şikâyet defterlerinde ve mahkeme kayıtlarında yapılan incelemelerde özellikle 18. yüzyılda Osmanlı kadının kendisini ve haklarını yasal olarak temsil hakkına sahip olduğu görülmüştür.  Orta Çağ’dan 19. yüzyıl sonlarına kadar İngiltere’de kadınlar evlendikleri zaman kanun önünde kocalarından ayrı bir fert olarak görülmüyordu ve mahkemelerde kadının kendi adına dava açması mümkün değildi. Dava, koca adına yada kocanın eşi adına başvuru yapması şeklinde açılabiliyordu. Ayrıca 19. yüzyıl sonlarına kadar kadınların eşlerini boşama hakları bulunmuyordu. Boşanmak yerine ayrı yaşamak tercih ediliyor, bu süreçte eşler başkalarıyla evlenemiyordu. Boşanma sonrasında Osmanlı kadınları çocuklarının velayetini alabilirken İngiliz kadınlarında bu hak çok uzun yıllar sonra edinilmiştir.

Özetle; okunulası bir kitap olduğunu düşünüyor ve naçizane tavsiye ediyorum…


14 Nisan 2013 Pazar

KAMU KURUMLARINDAKİ DEPREM HAZIRLIĞI GERÇEĞİNE BİR ÖRNEK



(Bu yazı 2012 yılında Çınar Dergisinde yayınlanmıştır.)

1999’da yaşadığımız Marmara Depreminin yıldönümü yaklaştı. 17 Ağustos’ta tüm televizyon kanalları haber bültenlerinde acıklı fon müzikleri, yıkılmış devasa yapılar, enkaz altında kalmış insanlar ve çadırda kalan depremzelerin görüntüsü eşliğinde hüzünlü bir ses tonuyla depremi yeniden hatırlamamız gerektiğini, depremin değil binanın öldürdüğünü, deprem çantamızı hazırlamamız gerektiğini hatırlatacak bize. Haklılık payları var elbette… Ölenlere Allah rahmet eylesin, kalanlarına sabır, potansiyel depremzeler olan bizlere akıl fikir ve kolaylık versin. Uzun zamandır aklımı kurcalayan, yaşadığım binanın güvenilirliği ve deprem sonrası hayat ile ilgili olarak karınca kararınca kamu kurumlarından yaptığım araştırmayı ve geçtiğim dikenli yolları sizinle paylaşmak isterim.

Oturmakta olduğum binanın yapı özelliklerini, depreme dayanıklılığının ne ölçüde olduğunu öğrenebilmek ve bu amaçla yapacağım başvuru esnasında hangi belgelere ihtiyaç duyulacağını öğrenebilmek amacı ile ilçe belediyesine başvuruda bulundum. Aldığım yanıt şu şekilde oldu: “Binanın statik açıdan güvenli olup olmadığı hakkında rapor alınabilmesi için üniversiteler ya da mühendisler odasına başvuru yapılması gerekmektedir. Yapı ve yapının mevcut özellikleri ile ilgili yapı malîkine veyahut ikamet eden kişinin söz konusu adreste ikamet ettiğine dair herhangi bir belge (kira sözleşmesi) ile müracaatı durumunda imar arşivinden veya ilgili bölge mühendisi tarafından bilgi verilmektedir.” Yardımcı olan birilerine ulaşabilecek olmak beni mutlu etmişti… Sorduğum sorulara yardımcı olabilecek birilerini bulmuş olmak zekamı biraz daha açmış, yeni meraklara gark olmaya başlamıştım. Yeni bir soru ile ilçe belediyesine tekrar başvuruda bulundum. Sorularım şunlardı: Olası bir deprem halinde ikamet ettiğim bölgede çadır kurulacak alanlar şimdiden belli mi? Belli ise benim adresime en yakın olan yer neresidir? İkamet ettiğim bölgede deprem sonrasında kullanılacak malzemelerin (gıda maddesi, ilaç, battaniye vb.) stoklandığı konteynerler var mı? Sorularımı yöneltirken, tarafıma verilecek cevapta her daim başarı ile tamamlanan sivil savunma tatbikatlarından bahsedilmemesi hususunu da özellikle belirtmiştim. Zira dediğim gibi bu tatbikatlar hep “başarı” ile tamamlanıyordu, bundan kuşkumuz yoktu… Yönelttiğim sorulara cevap almak sandığım kadar kolay olmayacaktı. Aslında merakım olan soruları daha önceden devlete zaten yöneltmiştim. Kaç kez olduğundan tam emin olamadığım kadar (en az 2 kez başvurduğumdan eminim) BİMER (Başbakanlık İletişim Merkezi) üzerinden sorularımı devlete yöneltmiş, ama aradan aylar geçmesine rağmen halen yanıt alamamıştım. Ama bu sefer kararlıydım: sabredecek ve sorularımın yanıtlarını alacaktım. İlk olarak yine ilçe belediyesine başvuruda bulundum. Aldığım yanıt “olası bir deprem için alınan önlemlerle ilgili bilgiler İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü’nden alınmaktadır” oldu. Bu kez sorularımı İl Afet Yönetim Merkezine yöneltecektim. İçime doğmuş olacak ki, belki daha bir ciddiyete alınırım düşüncesi ile başvurumu ilçe belediyesine yaptığım gibi internet üzerinden yapmak yerine, yazılı dilekçe ile Valiliğin bünyesinde bulunan İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü’ne giderek bizzat elden vermeyi uygun gördüm. Bu amaçla da aldım dilekçemi, düştüm yollara… Kapıdan girip danışmada duran görevliye yöneldim. Bir dilekçem olduğunu, evrak kayıt numarasını alarak dilekçemi elden takip etmek istediğimi söyledim ve yardımcı olmasını rica ettim. Ben dilekçeye bir bakayım diyerek incelemeye başladı.  Ve bir devlet kurumunda “Dakika bir, gol bir” mantığı ile meseleye bir sıfır yenik başlamıştım. Nasıl olduysa müdürlüğün ismini yazarken yanlışlık yapmışım. Görevli, dilekçe başlığımı düzelterek yeniden gelmem gerektiğini söyledi. Her türlü taarruza hazırlıklıydım. Dilekçenin bir kopyasının flash diskimde kayıtlı olduğunu söyleyerek müsait bir bilgisayarda düzeltebileceğimi söyledim. Görevli artık farkındaydı, mesai bitimine 30 dakika kalmışken benden kurtuluş yoktu. Müsait bir bilgisayar bulmak için bakması gerektiğini söyleyerek yanımdan uzaklaştı. Elimde olmayan bir merakla (?) önünde beklediğim, kapı aralığından uzay üssünü andıran Kriz Yönetim Salonunu kaçamak bakışlarla incelemeye başladım. Bir müddet bekledikten sonra görevli yanıma geldi ve körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz atasözünü bana hatırlatırcasına Kriz Yönetim Salonundaki bilgisayarda yazımı düzeltebileceğimi söyledi. Salon gerçekten afili duruyordu. Oval ve geniş masada pek çok bilgisayar bulunuyor, yanlarında da telefon duruyordu. Odada yalnızca 2 memur vardı. Flash diskimi memurlardan birine verdim. Bilgisayarın çalışma hızı biraz (hatta epey) yavaş olduğu için word belgesini açabilmek için birkaç dakika beklememiz gerekecekti. “Kriz Yönetim Salonundaki bilgisayarın hali buysa vay halimize” düşüncesinin beynimden hızla geçmekte olduğunu hissetmiş olacak ki, yardımcı olmak isteyen memur açıklama yapmak durumunda hissetti kendini. Bilgisayarlarının bakıma gideceğini, bu ara hızlarının biraz düşük olduğundan bahsetti gülümseyerek. Ben de kalender bir gülümsemeyle karşılık verdim kendisine. Sağ olsun yardımcı olmak istiyordu memur bey, bu sebeple yan bilgisayarda oturmakta olan bayana flash diski vermeyi teklif etti, ama aldığı yanıt o bilgisayarın da çok yavaş çalıştığı yönündeydi. Zaten durum ortadaydı, internete giriş yapabilmek için bile bir müddet beklemek gerekiyordu. Salonda kapıdan girişte sol tarafta kocaman ekranlar yer almaktaydı. Hafızam beni yanıltmıyorsa ekrana İstanbul’daki trafik akışı yansıyordu. Bir müddet bekledikten sonra gerekli değişikliği yaparak dilekçemin çıktısını aldım ve danışmadaki görevliye teslim ettim. Fakat evrak kayıt numarası almam o gün için mümkün değildi çünkü o işle ilgilenen kişi o an yoktu. Ertesi gün ulaşabileceğim bir telefon numarası alarak ayrıldım. Bir sonraki gün telefonla arayarak meseleyi anlattım ve evrak kayıt numaramı almak istediğimi belirttim. Dilekçemin ilgili birime yönlendirildiği ve gerekli işlemin yapılacağı söylendi. Yılmaya niyetim yoktu. “İlgili birim”in ilgilisi ile görüşmek istediğimi belirttim, sağ olsunlar bağladılar. Telefonun diğer ucunda ilgili birimin müdüresi vardı. İletişim kurulabilen bir bayandı, dilekçemin kendilerine ulaştığını fakat öğrenmek istediğim bilgileri aslında Kaymakamlıktan öğrenebileceğimi, dilekçemin Kaymakamlığa yönlendirileceğini söyledi. Sözlü olarak söylediklerini yazılı olarak da tarafıma bildirmelerini rica ettim, peki dedi. Fakat cevap elime ne yazık ki ulaşmadı…

Kaymakamlıktan bilgi almanın deveyi hendekten atlatmakla eşdeğer olduğundan habersiz, sanıyorum bir hafta kadar sonraydı, Kaymakamlığı aradım. Türk filmlerindekini aratmayacak tipteki memur ile yapacağım telefon görüşmesi, sinir katsayımın level (seviye) atlayacağının habercisiymiş de ben bihabermişim… Evrak kayıttaki memura meramımı anlatmam gerçekten zor oldu. Gerçi kendisinin kavrama yeteneği oldukça gelişmişti. Sadece “kurumunuza yönlendirilmiş bir dilekçem vardı, onunla ilgili bilgi alacaktım” demem “biz onu cevapladık” demesi için yeterli olmuştu. Ben henüz ne ismimi ne de dilekçe içeriğimi söylememiştim halbuki! Bir anlık şaşkınlıktan sonra benim de kavrama yeteneğim muhatabım kadar olmasa da bir anda açıldı ve “hangi başvuru sahibinin hangi içerikli dilekçesine cevap vermiştiniz beyefendi?” demek aklıma geldi. Sarf ettiği sözün anlamsızlığını anlamış olacak ki ilk başta yapması gerekeni sonradan yapıp adımı ve dilekçemin neyle ilgili olduğunu sordu bozulmuş bir ses tonuyla. Meseleyi başından itibaren izah ettim, dilekçemin İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü’nden Kaymakamlığı yönlendirildiğini belirttim. Dinleyip dinlemediğini pek bilmiyorum ama verdiği cevap “bayan! Şimdi çok meşgulüm ve söylediğin şeyi arayamamam çünkü önümde bir sürü evrak var!” oldu. Şeytan soldan soldan kulağıma üflüyordu ama tersleşmenin zamanı değildi. Kaymakamlığa gidecek vaktim olmadığı için işimi telefonla halletmem gerekiyordu ve ne yazık ki işimi de sadece bu memurla çözebilirdim. Alttan alarak yarın arayabileceğimi söyledim ve kapattım. Ertesi gün de memurun tepkisinde hiçbir değişiklik yoktu. Benimle telefonda konuşurken karşısında bir vatandaşın beklediğini, zamanının olmadığını, dilekçemin cevaplandığını beni azarlayarak söyledikten sonra konuşma sırası bana gelmişti. Karşısında bekleyen vatandaş ise ben neydim, yazımı kim cevaplamıştı, cevaplayan kimse onunla görüşmek istiyordum. Benim de sinirlerim oynamaya başlamıştı. Mesele ortadaydı, doğru düzgün bir cevap alamayacaktım ama aşağılanmam da hiç hoş değildi. Yazıyı müdürün yazdığını söyledi daha doğrusu haykırdı demeliyim. Benim için yeterliydi. Sorularımla ilgili bir çalışmaları olsa da olmasa da Kaymakamlıktan yazılı bir cevap almadan dilekçemin peşini bırakmayacağımı söyleyip telefonu kapattım. Sinirlerim tef gibi gerilmişti. Kararlı olmam işe yaramıştı, ertesi gün sabahın erken saatinde Kaymakamlıktan bir memur arayarak dilekçemin yanıtlandığını ve postaya verildiğini söyledi. Elime ulaşan, Kaymakamlıkta ilgili müdür tarafından imzandan çıkan dilekçe cevabını aşağıda sizlerle paylaşıyorum:

“İlgi dilekçeniz incelenmiş olup, İlçemizde afet ve acil durumlarda kullanılmak üzere malzeme dolu 11 adet konteynerimiz mevcuttur. Belediye ve diğer Sivil Toplum Örgütlerince sivil savunma arama ve kurtarma ekiplerinin eğitimleri belli periyotlarla yapılmaktadır.

Deprem için Belediyeye ait ayrı şekillerde muhafaza edilen ilaç ve gıda stoğu bulunmakta, Kaymakamlığımıza bağlı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı ile Belediyeye bağlı Basın Yayın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğünce yardıma muhtaç vatandaşlara yiyecek yardımı yapılmaktadır. Ayrıca Belediye Başkanlığınca sıcak yemek dağıtımı yapılmakta olup olası bir felaket anında da bu hizmetlere devam edilecektir.

Deprem vb. felaketler sonrası ilçemizin 11 bölgesinde çadır kurma yerleri belirlenmiş olduğu Belediye Başkanlığının … gün ve … sayılı yazılarından anlaşılmıştır.

Bilgilerinizi rica ederim.”

Asıl öğrenmek istediğim bilgiler belki de Belediye Başkanlığının  … gün ve … sayılı yazısında… Sırada o yazıya ulaşmak var. Ama bu kadar maceradan sonra biraz ara verdim mücadeleye. Biraz enerji depolamam lazım!

Eğer deprem sonrasında bizi neler bekliyor diye içinizden geçiyorsa ve şans bu ya, sıcak yaz gününde uğraşacak bir işiniz yoksa bence siz de bulunduğunuz yerdeki kamu kurumları ile iletişime geçiniz. Belki tatmin edici bir cevap alamayacaksınız ama en azından farkındalığı olan vatandaşların olduğu hissedilsin, gündeme gelmeyen konular varsa akla gelsin, hazırlıklar yavaş yürüyorsa belki de hiç yürümüyorsa en azından emeklesin. Allah muhafaza- tüm bunları depremden sonra öğrenmek çok daha zor olabilir…

Aslında en başta söylemeyi unuttuğum bir şey var; ben tüm yazdıklarımı yıllardır bir sürü akademisyenin, hükümet görevlisinin, kamu kurumu çalışanının gerekli çalışmaları yaptıklarını iddia ettikleri ve depremi eninde sonunda yaşayacağı düşünülen şehirde-İstanbul’da yaşadım…

Sarsıntısız ve sallantısız günler dilerim…


12 Nisan 2013 Cuma

BİZ EVLENİYORUZ ! (DÜĞÜN DAVETİYELERİ :)


(http://benkimesoyluyorum.blogcu.com adresinde ilk olarak 6 sene evvel  benzeri biçimde yayınlanmıştır.)

Ne garip şeylerdir düğün davetiyeleri…
Hele bir de eskiden kutu kutu pense elmamı yerse saçmalığını paylaştığınız, çılgınlar gibi saklambaç oynadığınız, mahalle arası futbol maçı yapıp da kıran kırana yarıştığınız bir arkadaşınıza aitse bu davetiye daha da bir garip gelir size…
Elinize ilk aldığınızda hınzır bir gülümseme belirir yüzünüzde.
“Ya bizim Şukufe/Nizamettin evleniyormuş yaaa…Vay anasını…” gibisinden hafif bir şaşırma ve biraz da iç gıdıklanması yaşanabilir bu durumlarda…
“Baksana yaşıtların evleniyor… Eee sıra sana geliyor artık!” zevzekliğiyle ortaya bir laf atan, kızım sana söylüyorum gelinim sen anla mantığından uzaklaşmış ve içinden geçeni alenen söylemiş bir kişinin ortamda peydah olma olasılığı da kuvvetle muhtemeldir.

Söylenen lafı işitmemişçesine açarsınız davetiyeyi.
Hemen hemen birbirinin aynıdır aslında davetiyeler.
Çünkü davetiye yazılarının da kendine göre bir raconu vardır.
Kartın en üstüne öncelikle gelinin adı yazılmalıdır.Daha sonra da damadın adı…
Burada amaç “bayanlara öncelik verdik , bakın kibarız biz” mesajı olabilir belki de…
Gelin ve damadın adı, davetiyenin “giriş” bölümünü oluşturmaktadır.
Klasiktir,meraka ve hayrete sebep olan oluşumlar genellikle gözlenmez.
Bizi asıl ilgilendiren kısım, hısım-akrabanın düğüne nasıl davet edildiğini incelediğimiz bölümdür.
Zira yazının kaleme alınma sebebi de budur…

Bazı yurdum insanı gayet sade ve anlaşılır ifadelerin kullanılmasını tercih eder:

Ömür boyu sürecek mutlu birlikteliğimizin başlangıcında sizleri de aramızda görmekten onur duyacağız.

Bir kısım yurdum insanı ise olayın heyecanına çok fazla kapılmış ve hızını alamamış olsa gerek ki şöyle bir yazıyı kendilerine daha bir uygun görürler:

Evet…Evet…Evet…Belki yüzlerce kez söyledik.Bizi evlendirecek olanı söylerken, aramızda olmanızdan mutluluk duyacağız.


Bir kısım gelin-güvey ise Manas Destanıyla yarışır uzunlukta cümle öbeklerinden haz duyar.Tabiat olaylarını aşklarına şahit gösterir, sevgi kelebeği şefkat pıtırcığı edasını kendilerine pek bir yakıştırırlar:


* Bir zaman tünelinin sonsuzluğunda
En güzel sevgiyi birlikte yaşadık
Her uçurumun kenarında;
Birlikte meydan okuduk rüzgara
Ve gökyüzünden birer yıldız çalıp
Işık yaptık geleceğimize
Hayatımızın en güzel gününü
Siz sevdiklerimizle paylaşmak dileğiyle…


Zaman zaman kafiye düzeni insanı şaşırtacak derecede güzel bir biçimde kurgulanmıştır.”Vay anasını, nasıl da anlatmışlar sevgilerini!” diyerek haince bir gülümseyişi yüzünüze yansıtmamak elinizde değildir:

Sevdik birbirimizi
Evlendirin dedik bizi
Kırmadılar sözümüzü
Yapıyorlar düğünümüzü
Bu mutlu günümüzde
Bekleriz hepinizi

Kimi zaman, zevzeklikten ve gereksiz laflardan pek hoşlanmadıklarını tahmin ettiğimiz çift “kısa kes, Aydın havası olsun!” tarzındaki özlü sözle hısım – akrabayı davet eder düğüne:

X ve Y düğün törenlerinde sizleri de aralarında görmekten mutluluk duyarlar…


Bazı davetiyelerde “Allah'ın emri, Peygamberin kavli” tarzındaki söylemlerle karşılaşmak da olasıdır:


Allah (c.c)’in  emri  Sevgili peygamberimiz (s.a.v)’in sünnetini yerine getirmek
İslam toplumunun temelini oluşturan
Aileyi teşekkül ettirmek için
 X ve Y ilk hayırlı adımı atmış bulunuyorlar
Bu hayırlı günde sizleri de
Aramızda görmekten mutluluk duyarız…


Bazen çılgın çiftlerle karşılaşmak da muhtemeldir.Bu ikilinin günlük hayattaki çılgınlık seviyesi hangi düzeydedir bilinmez fakat davetiyeleri oldukça ilginçtir ve “ay nereden gelmiş akıllarına bu? Hay allah…hi hi hi” tepkisini vermenize sebep oldukları kesindir:


Leyla ile Mecnunu görmemiş,
Kerem ile Aslı’yı duymamış;
Ferhat ile Şirin ‘ i bilmiyor olabilirsiniz.
Titanik’i de seyretmediyseniz
Bu fırsatı sakın kaçırmayınız.
Bu büyük aşkın nikah töreninde
Bizleri onurlandırmanız dileğiyle…


Velhasıl kelam  -fikrimce-  tercih hangi davetiye türü olursa olsun, ilginçtir, yoruma açıktır ...

SEFİL Olan AYŞEGÜL'ün CİN ALİ İle Macerası..

(http://benkimesoyluyorum.blogcu.com adresinde ilk olarak 6 sene evvel  yayınlanmıştır.)

Okumayı ilk öğrendiğimde tutuşturdular elime “Cin Ali” leri
“al canım,senin zekan şimdilik bunu anlamaya yeter diyorlardı“ sanki…
Küçüktüm,anlamıyordum her şeyi…
Açtım baktım kitapların hepsini,
Çöpten bir çocuk-ki bu çocuk kitabın asıl kahramanı olan Ali-
Çöpten çocuğun yine kendi gibi çöpten olan “kanki” leri…
Ayşe; üçgen şeklinde eteği olan ve antene benzer birkaç kıvrımdan ibaret olan saçların sahibi…
Hoşuma gitti önce.
Okudum,hepsini bitirdim.
“hayat ne kadar eğlenceli “ dedim…


Birazcık büyüdüm.
“artık yeni hayatlara yelken açmalıyım” diye düşündüm
Ayşegül tatilde, Ayşegül okulda, Ayşegül orada,Ayşegül burada
Ara sıra aksilikler gelse de Ayşegül'ün başına
Dedim “bazen sorunlar çıkıyor demek hayatta,
Ama çözülüyor sorunlar eninde sonunda”…


Sonra biraz daha büyüdüm…
“dünya klasiğidir” dediler “bu kitap”.
Tabi bende de bir merak !
okumalı o zaman hemen kitabı alarak…
çok dokunaklı geldi ilk önce adı,
“Sefiller”e içim oldukça acıdı…
Düşündüm “demek hayat gerçekten savuruyor insanı”…


Sonunda aldım başımı iki elimin arasına
Başladım kendi kendime düşünüp durmaya...
Aslında insan kendi romanını kendi yazmalı
Romanın konusu da
“iyi yaşanmış bir hayat olmalı”…





İKİ YANDAKİ BOŞLUK


(Yazı, Edremit Belediyesi Sabahhtin Ali Şiir ve Hikâye Yarışmasına (2010) katılmış, Çınar Dergisi'nde yayınlanmıştır.

Uyandı. Gözlerini açıp etrafına bakındı. Hava aydınlanmıştı. Yerinden yavaşça doğruldu. Bir müddet yatağında oturdu. Gözlerini odanın içerisinde gezdirdi. Konsolun üzerinde bulunan örtü kaymış, karşılıklı durması gereken mumlar birbirinden uzaklaşmıştı. Kalktı. Örtüyü düzeltti. Mumlukları aynı hizaya getirdi. Örtünün ortasında bulunan işlemeyi, mumlukların eşit mesafesinde kalacak şekilde yerleştirdi. İşlem tamamdı.

Banyoya yöneldi. Yüzünü silmek için havluya uzandı. Mikropları yok etsin düşüncesi ile çamaşır suyu ekleyerek çamaşır makinesinde yıkattığı havluya baktı. Gördüğünden memnundu. Beyaz renkli havlu bembeyaz görünüyordu. Birkaç damla çamaşır suyu da zaten mikropları haklamaya yeterdi.

Demlenmesi için çay suyunu ocağa koydu. Yıkanmış halde bulaşık makinesinde beklemekte olan tabak, bardak ve çatalı aldı. Üzerinde deterjan kalmış olabilir düşüncesi ile hepsini duruladı, kuruladı. Kahvaltılıkları buzdolabından çıkardı. Çay da demlenmişti. Kahvaltısını yapıp, mutfağı toparladı. Giyinmek üzere yatak odasına yöneldi. Her sabah olduğu gibi, çayı demledikten sonra ocağın altını kapatıp kapatmadığından emin olamadı. Tekrar mutfağa yöneldi. Ocağa baktı. Her sabah olduğu gibi ocağı kapatmıştı.

Kıyafet seçmek için dolabına baktı. Gömleği ütülemek gerekiyordu.  Ütüledi. Kıyafetlerini değiştirdi. Saçlarını tararken aynaya baktı. Fakat aynada kendisini değil, ayna üzerinde bulunabilecek olası tozları ve lekeleri inceledi.  İnceledi ama rahatsız edici bir durum görmedi. Görmediğine memnun oldu.

Evden çıkmak üzere hazırlandı. Yanına almayı unuttuğu bir şey var mı diye kısa bir süre düşündü. Islak mendil, cep telefonu, kimlik, para ve anahtar yanında ise gerisi mühim değildi. Ceplerini yokladı. Mühim olanlar yanındaydı. Tam kapıyı çekecekti ki şiddetli bir biçimde ütünün fişini çekip çekmediğini kontrol etme isteği duydu. Tekrar içeri girdi, ütüye baktı. Fişi çekmişti. Gönül rahatlığı ile kapıyı çekecekti ki yine duraksadı. Anahtarı almamış olabileceğini düşündü. Sonra hatırladı. Ceplerini yokladığında anahtarların şıkırtısını duymuştu. İçi rahat etmedi, tekrar cebine baktı. Doğru hatırlıyordu, anahtarları almıştı. Bu kez gönül rahatlığı ile kapıyı çekti.

Ritmik biçimde merdivenlerden inmeye başladı. Her zaman olduğu gibi ilk katta 14, ikinci katta 15 basamak saydı. Hafifçe gülümsedi. Basamakların kendi kendine bir yere gidecek veya çoğalacak hali yoktu ya! Huyu kurusundu.

Apartmandan çıktı. Çizgilere basmadan yürümeye çalıştı. Çoğu kez başarılı oldu. Çizgilere basmayayım derken kaldırımın karşı yönünden gelenlere çarpmamak için hafifçe sağa sola manevralar yaptı. En zevkli uğraşlarından biri, yol kenarında park eden araçların plakalarında yer alan harflerden yararlanarak en uzun kelimeyi bulma oyunuydu. Oyun basitti: Plakada yer alan harflerin arasına sesli veya sessiz harfler getirerek mantıklı olan en uzun kelimeyi bulacaktı. İyi gününde ise kendini kayırıyor ve bir tane de joker harf kullanıyordu. En yakın aracın plakasına baktı hemen. 34 JKL 208. JKL…JKL… Kendini kayırıp joker kullansa bile adamakıllı bir kelime çıkmazdı bu harflerden. Asabı bozuldu. Ama çok takılmadı. Plakadaki 208 sayısı ile ilgilendi. 208… 208… 13 ve 16 çarpılırsa  208 ederdi. 16, 4’ün karesiydi. O halde 52 ve 4’ün çarpımı da 208 ederdi. Hatta 208 en küçük hangi sayı ile çarpılırsa bir tamsayının karesi olur sorusuna cevap bile verebilirdi: 13 ile çarpılırsa!  Neşesi yerine gelmişti. JKL’ye bir kılıf uyduramadığı için kendine kızmış, ama 208’i çarpanlarına ayırıp, bir de 208’den büyük ve en yakın kare kökü alınabilecek sayıyı bulunca intikamını almıştı. “Sıradakiii” diye seslendi içinden. Yeni plaka 34 SNM 56 idi. SNM… Farklı kelimeler bulabilirdi: SiNeM, SaNeM, SiNeMa, uSaNMa. Usanma iyi bir kelime idi. 6 harfliydi. Daha uzun ne olabilirdi? Aniden bir korna sesi ile irkildi. Harfti rakamdı derken biraz kendinden geçmiş, kaldırımdan aşağıya inip yola çıkmıştı. Kendisine söylenip duran sürücüye “pardon” diyerek kendini tekrar kaldırıma attı. Gideceği yer yürüyünce uzak, herhangi bir toplu taşıma aracına binince yakındı. Toplu taşıma aracına binmek zaten bir işkenceydi. Adı üzerinde “toplu” taşıma idi. Her türlüsü biniyor; koltukları, tutunacak yerleri elliyordu. Kimi öksürüp tıksırıyor, bu işlemi yaparken ağzını eli ile bile kapatmıyordu. Gerçi ağzı kapatmak için eli kullanmak da çok sıhhatli değildi. Sonra o eller ile kim bilir nerelere dokunulacak idi. En güzeli bir peçete ile ağzı kapatmaktı. Ama böyle bir uygulamayı gerçekleştirmek de her babayiğidin harcı değildi. Şoförünün ağzına kadar dolu olan otobüse üç-beş kişi daha alabilmek için yolculara sarf ettiği “arkaya doğru ilerleyelim, otobüsün arkası da aynı yere gidiyor” tümcelerini duymaktan da hazzetmiyordu. Yürümeye karar verdi. Hem hava bugün güzeldi. Yol üzerinde bulunan çay bahçesinde bir müddet oturabilirdi. Kaldırımda çizgilere basmadan ilerlemeye çalışırken bir yandan da dükkanların vitrinlerini inceliyordu. Bazı vitrinler özenle dizayn edilmişti. Mankenlerin birbirlerine göre bakış açıları güzel ayarlanmıştı. Kıyafetler arasında renk ve tarz uyumu göze çarpıyor, insanın göz zevkine hitap ediyordu. Bazı vitrinler ise pek de itina ile hazırlanmamıştı. Simetrik olmayan ve göz zevkine hitap etmeyen vitrinlere bakarak canını sıkmak istemedi. 2 seyyar satıcı, 24 dükkan, 1 dilenci, 5 ara sokak, 2 ana cadde, 18 apartman, 1 otobüs ve 2 minibüs durağı geçtiğini saydıktan sonra dinlenmeyi planladığı çay bahçesine ulaştı.

Keyifle oturabileceği bir yer aramaya başladı. Çocukların oynaması için yapılan salıncaklı parka yakın oturmak pek mantıklı değildi. Çocuklar ortalıkta koşuşturdukça toz kalkacak, yiyecek ve içeceğin içine kaçacaktı. Kenar kısımlarda bulunan küçük çamlıkların yanında bulunan masalar daha sakindi. Fakat orada da otların arasından çıkma ihtimali olan sineklerin mevcudiyeti gibi bir problem vardı. Kocaman gövdesi ile koyu bir gölge oluşturan çınarın altında bulunan masalara baktı. Müzik yayını yapmak için ağaca tutturulmuş olan kocaman hoparlör gözüne ilişti. Müzik sesinin kendisini rahatsız edebileceğini düşündü. Fakat müzik sesi, çocukların koşuşturması sonucu oluşabilecek olan tozlardan ve otların arasından çıkabilmesi muhtemel sineklerden çok daha iyi idi. Rahatsızlık hissettiği takdirde en azından garsona söyleyerek müziğin sesini kısmalarını rica edebilirdi. Çınarın gölgesinde bulunan masalardan birine oturmaya karar verdi. Titizliği yüzünden oturacak bir yere karar vermenin bile kendisi için ne kadar meşakkatli bir iş olduğunu düşündü. Sandalyenin kolunu hafifçe tutup çekti. Masanın üzerine baktı. Fena sayılmazdı. Yine de ıslak mendilini çıkarıp sandalyenin kolunu ve masayı sildi. Ortamı bir nebze de olsa dezenfekte ettiğini hissederek rahatladı. Siparişini soran garsona kutu içerisinde bulunan meyve suyundan istediğini belirtti. Meyve suyunu bardağa koymamalarını, poşet içerisinde bulunuyor ise bir adet pipet getirmelerini rica etti. Bardakların nasıl yıkandığı belli değildi. En iyisi meyve suyunu kutusundan içmekti. Zaten hep kapalı kutuda bulunan içecekleri tercih ederdi. Siparişi geldi. Bir yandan meyve suyunu içerken, diğer yandan cebinde bulunan kağıt ve kalemi çıkardı. Doktoruna söz vermişti. Takıntılarının üzerine gidecek, bu huyunu yenecekti. Bu durumu yenmek için beynini o şekilde davranmamak için şartlandırması gerekiyordu. O yüzden, eline bir kalem ve kağıt alıyor, takıntılarını sıralayarak onları tekrarlamayacağını, bu davranışların mantıksız olduğunu yazıyordu. Çay bahçesinden kalkınca doktoru ile olan randevusuna gidecekti. Hazırlamış olduğu listeyi doktoruna da gösterebilirdi. Yazmaya başladı:

Her sabah eşyalarımın simetrik durumunu inceleyerek güne başlamayacağım.
Çamaşırlarımın makineden temiz çıkacağını biliyorum.
İşim bittikten sonra ocağın altını kapatıyorum, ütünün fişini çekiyorum, muslukları kapatıyorum.  Dönüp tekrar kontrol etmeme gerek yok. (Bugün evden çıkarken muslukları kontrol etmemişti. Bir an panikledi. Sakinleşmeye çalıştı. Bu durumu iyiye yormalıydı. Demek ki tedavi işe yarıyordu.)
Çizgilere basmadan yürümenin hiçbir mantığı yok!
Plakalardaki harflerle ve rakamlarla uğraşarak beynimi çok fazla zorlamayacağım. (En zoru bundan vazgeçmekti. Çünkü bu onun için bir oyundu. Hem geçen gün gazetede okumuştu: Hiçbir şeyi araştırmaktan erinmeyen bilim adamları, plakalardaki harflerden kelime türetmenin beyni zinde tutacağını belirtiyorlardı. O zaman bu huyundan vazgeçmesine gerek yoktu. Kocaman bilim adamları yalan mı söyleyecekti?)
Dokunacağım her şeyi ıslak mendil ile silmeyeceğim…
Her şeyi saymayacağım.
Pipet yardımı ile meyve suyundan yudumladı. Arkasına yaslandı. Listeyi inceledi. Bir an duraksadı. Acaba sayfanın iki yanındaki boşluk eşit kalmış mıydı?