20 Nisan 2013 Cumartesi

SAMİMİ VE SICAK BİR MEKAN: DÜKKANIM


Dün ilk kez gittiğim ve bundan sonra da muhtelif aralıklarla gideceğim çok sıcak ve samimi bir mekândan bahsetmek  istiyorum.

Mekânımızın ismi DÜKKANIM. İstanbul Fatih semtinde yer alan Fener’de… Haliç manzaralı, minik ve çok sevimli bir dükkân. Haydi giriş yapalım…

 

Dükkânın girişi bile, işi bırakıp bu sevimli mekânda bir ömür çalışma isteğini oluşturdu bende
İnşallah bir gün benim de böyle küçük ve sevimli, gönlüme göre bir dükkânım olur…

İçeride çok sevimli oturma yerleri oluşturulmuş.



Yeşil mi desem mavi mi desem bilemediğim (belki de camgöbeği denilen renk bu oluyor) küçük çiçek
kovasının içine kesme şekerler yerleştirilmiş. Kesme şekerlerin önünde yer alan ahşap tabağın içinde
ise yine ahşap toplar var. Bu toplara dokunduğunuzda elinizde misss gibi bir kokunun yayıldığını
fark ediyorsunuz. Dekor amaçlı mı kullanıldığını sordum dükkân sahibi Kadri Bey’e –ki Kadri Bey’den
yazımın ilerleyen kısımlarında bahsedeceğim- ve aldığım yanıt, bir müddet sonra bu güzel topların da
satışta olacağı yönündeydi. Bu da –haliyle- beni pek bir memnun etti…

Dükkânda her şey çok güzel… İnsan neye bakacağını, neyi soracağını şaşırıyor. Neler olduğuna kısaca
göz atalım…


Mesela gemi maketleri… Bu maketlere-bilindiği üzere-koleksiyonculuk boyutunda ilgisi olanlar var…
Yakında bu maketlere 2 yeni parça daha eklenecekmiş.

Bir başka güzellik, ahşaptan yapılmış güzel evler… Onlara yine ahşaptan imal edilmiş saz ve ud eşlik
ediyor. Resmin alt orta kısmında- ne yazık ki çok da net görülemeyen ama varlığı belli olan- cam
üfleme sanatı ile yapılan figürler var. Aralarında balık, kaplumbağa, yunus ve yanlış hatırlamıyorsam
at figürleri vardı. Bu dükkândan bir şey almadan çıkarsam gün gelip de öte dünyaya gözüm açık gider
endişesi ile renkli bir adet cam üfleme balık satın aldım. Evde-yine üfleme camdan imal edilmiş- mavili
bir kedim vardı, bu balık da ona yoldaş olacak artık.


Bu güzel oturma köşesinin duvarlarını tezhip sanatçılarının yapmış oldukları eserler süslüyor. Her
biri eşsiz… Yaprak üzerine yapılmış olan eser ile “vav” yazılı olan eserler benim en çok dikkatimi celp
edenlerdi.

Raflarda, bayıldığım şalgama rastlamak beni mutlu etti. Kadri Bey bize Antakya şalgamı olduğunu
belirtti… Yukarıdaki fotoğrafta, koltuğun sol tarafında yan yana dizilmiş testiler görülüyor. Bu testiler
Ankara’da bulunan Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde yer alan nesnelerin birebir kopyalarıymış…
(Ahşap tabağın içinde yer alan ve kokulu olduklarını anlattığım ahşap topların yer aldığı resimde, bu
nesnelerin bir kısmını daha görmek mümkün…)

Rafta yalnızca şalgam yok elbet… Tarhana, zeytin, zeytin yağı da orta rafta kendine yer bulmuş…

Hayran hayran baktığım bir diğer güzellik ise iğne oyası işlerden oluşan kartpostalların yer aldığı pano.



El üretimi olan eşyalara zaten bayılırım… İğne oyalı kartpostalları görünce sevincim bir kat daha
arttı çünkü günümüzde insanların iletişimi hep elektronik ortam üzerinden… Hız, pratiklik ve
erişim anlamında bu durum ciddi anlamda kolaylık sağlasa da, artık tanıdıklarımızı el yazısından
tanıyamıyoruz… Kenara kaldırıp koyabileceğimiz mektuplarımız ve kartpostallarımız artık yok…
Torunlarımıza el yazımızla arkasına çekildiği tarihi ve yanımızdaki kişileri yazdığımız fotoğraflarımız da olmayacak artık… Ben nostaljisever bir birey olarak bu duruma üzülüyorum açıkçası…


Rengârenk el işi çinileri kim sevmez ki? Hemen o raflara göz gezdirelim…


Biraz daha yakın çekim ile bakalım…


Bu güzel mekânın büyüsüne kapıldığım için fotoğraf çekmek son anda geldi aklıma. Keşke daha önce
düşünseydim… Çok daha fazla şeyi fotoğraflama ve paylaşma şansım olurdu. Bir noktayı daha ekleme
ihtiyacı duyuyorum: Tüm fotoğrafları mekân sahibi Kadri Bey’den izinli olarak çektim. Şayet bu
güzel yere gitme fırsatı bulursanız, fotoğraflama işlemi için kendisine usûlen söylemenizi –naçizane-
önerebilirim.

Fotoğraflamayı unuttuğum şeyler de var tabi; mesela aklımın kaldığı tokat yazmasından yapılmış
ve yorgan dikme tekniği ile dikilmiş ceketler… Gül dalından yapılmış, çift yılanlı el yapımı bastonlar
(ki bu bastonları üreten usta hayatını kaybetmiş ve muadillerinin üretimi de yokmuş), halis muhlis
bitkisel sabunlar (karanfilli ve zeytinlisini gördüm), anneannemin zamanından kalmaymış hissini
uyandıran dikiş makinesi (fotoğraf almadığıma çok yanıyorum, neyse, bir dahaki sefere inşallah : )
Daha neler var neler… Bu kadar güzelliğin arasından aldığımız ürünler de oldu tabi. Onları farklı bir
yazıda fotoğraflayarak paylaşacağım.

Dükkân içerisinde gezdik, her şeyi usturupluca kurcaladık, sorduk, öğrendik, Kadri Bey de hiç
sıkılmadan anlattı… Gelgelelim burada ne yenilir ne içilir merakını gidermeye… Mekânda çay içebilme
şansınız var, bunun dışında kahve, soda ve şalgam seçenekleri de mevcutmuş. Asitli içecekler ise
(kola vb.) burada bulunmuyor… Çorba olarak kışın tarhana, yazın ise yoğurt çorbasını afiyetle
hüpletebilirsiniz. Bir bastonu aratmayacak uzunluktaki galetayı da tadabilirsiniz pek tabi. Bir ara sanki
tart benzeri bir şey gördüm cam bir tabak içerisinde ama sormadığım için emin değilim, belki farklı bir
tatlı da olabilir. Kadri Bey’in dediğine göre kuru köfte de pişiriliyormuş. Ayrıca hafta sonları kahvaltı
seçeneği de mevcutmuş. Mekânda ayrıca ÇAYKUR’un çayları da satılıyor-ki çayı pek sevmeyen ben
bile 1 saatten uzun süre beklediği için Kadri Bey tarafından ücreti alınmayan çayı afiyetle içtim. Hiç
acı değildi. Yeni demlenmiş olan çaydan da tattık pek tabi ve Kadri Bey’in eşsiz sohbeti ile yudumladık
çayımızı…

Bu kadar yazdıktan sonra “yahu abartmış sanki!” diye düşünebilirsiniz. Ama şunu söylemek isterim;
dükkâna girdiğimizde saat aşağı yukarı 17.00 idi. Dükkândan çıktığımızda ise neredeyse 19.30’du.
Kadri Bey’in tatlı sohbeti ve engin bilgisi ile eşimle beraber gerçekten çok güzel vakit geçirdik.
Kadri Bey “mekânlar insanlarla güzeldir” sözünün ayaklı kanıtı adeta… Bilgili, görmüş-geçirmiş bir
ağabeyimiz, bir büyüğümüz… Kendisini ve mekânını her daim ziyaret etmek isterim.

“Bu kadar anlattın, yeri tam olarak neresi peki?” diyenlere şöyle izah edeyim: Haliç boyunca sahil
yolundan giderken, Unkapanı’ndan Eyüp istikametine doğru ilerlediğinizde yolun sol tarafında kalıyor. Fener Rum Patrikhanesi’nin ön kısmında da diyebilirim.

Şu fani dünyada, göçüp gitmeden uğranılası bir güzellik…

5 yorum:

Bademle Buduk dedi ki...

yol üzerinde mi acaba daha önce hiç dikkatimi çekmemişti

beyza aydin baser dedi ki...

Fener Rum Patrikhanesinin hemen önünde, yol üstünde. Yolunuz düşerse bence mutlaka uğrayın.

Büşra Kahveci dedi ki...

Ben de merak ettim.yolum düşerse uğrarım :)

Deniz DOĞAN ÖZBAKAN dedi ki...

Bayılıyorum böyle sıcak ve kültürel mekanlara. Artık o kadar o çok fabrika üretimi gibi birbirinin aynı tarzda mkean var ki. Bu tarz yerler bulmak çok zor. Mutlaka gideceğim.
Teşekkürler:)

beyza aydin baser dedi ki...

Büşra Kahveci; neden olmasın? ;)

Deniz DOĞAN ÖZBAKAN; o kadar kendine özgü ki... Fırsatınız olursa hiç es geçmeyin derim;)