29 Eylül 2022 Perşembe

EV YAPIMI KETÇAP

Hazır gıdanın zararlı olduğunu bilmeme rağmen kendimi bu tür yiyecekleri tüketme konusunda pek de alıkoyamadığım günlerdi... Ketçaba karşı aşırı bir düşkünlüğüm vardı, yalan söyleyemeyeceğim. Makarna, pilav, pizza, haşlanmış patates, kızarmış patates gibi ürünler ile birlikte tüketmekle kalmayıp, ekmeğin üzerine bile sıkıp yiyordum. Kimi zaman en yakın eşlikçisi mayonezle birlikte...
İşin tadını epeyce kaçırmış olmalıyım ki annem artık bir gün veryansın etti: ketçap yersen hakkımı helâl etmeyeceğim! (Bundan 13 sene kadar evvele tekabül eder bu veryansın:)

Durum vahimdi. Annemin ağzından büyük laf çıkmıştı; hakkımı helâl etmem... İçten içe aslında ona hak da verdiğim için tamam dedim, yemeyeceğim. Ama söz büyük. İnsanda nefis diye bir şey de var. Dürtükleyip duruyor yeri gelince. Anneme sözüm olduğu için evime ketçap almadım. Bu durum tüketim oranımı epey düşürdü haliyle. Ama bir pizza yerken yada ne bileyim bir kafeteryada sipariş ettiğim patates kızartmasının yanında ketçap da gelince sözümü biraz unutmuş olabilirim. Çok sık değil ama, azıcık :) Hem söz verip hem az da olsa tüketince içime sinmedi, anneme anlattım durumu. "Gel anacığım bir orta yol bulalım, dedim. Eve zaten almıyorum artık, ama bir pizzadır ne bileyim dış mekanda yediğim patates kızartmasıdır, yanında yedim. Yalan yok. O kadarını da mazur gör, hakkın da bana helâl olsun" dedim. Annem ketçap yememi istemediğini konuştuğumuzu ama "hakkımı helâl etmem" kadar büyük konuştuğunu hatırlayamadığını söyledi. Bir an ağzımdan öyle çıkmış demek ki dedi:) Böylelikle orta yolu bulmuş olduk.

Tabi bu süreçte benim de tüketim sıklığım ve isteğim azaldı. Hamilelik dönemiyle yavaş yavaş başlayan ve yaklaşık 6 senedir de çok daha özen göstermeye gayret ettiğim hazır gıda tüketmeme çabasıyla birlikte ketçapla yolumuz gönüllü olarak ayrılmış oldu. Seneler oldu, eve ketçap almıyorum. Bir dönem ev yapımı ketçap tarifleri araştırdım, heveslendim ama yapmak bir türlü kısmet olmadı.

Dün bir yandan televizyon izleyip bir yandan basit spor egzersizleri yaparken (ekmeğin üzerine ketçap-mayonez sürüp yenen gençlik günlerinden, spor yapılan günlere:) ) kanalın birinde ev yapımı ketçap tarifi denk geldi. İzledim. Baktım yapımı da kolay, aklıma yattı. Mahallemizin pazarı da o gündü. Hal böyle alınca domatesi de alıp, akşam vakti giriştim ben bu ketçap işine. 

Farklı farklı tarifler mevcut internette. Ben şu siteden faydalanarak yaptım. Fakat tarifteki malzemelerden bazıları evde olmadığı için ekleyemedim. Kullandığım malzemeleri, yapım aşamalarını ve netice hakkındaki fikirlerimi paylaşmak istedim.

Ev Yapımı Ketçap

Malzemeler:

- 2.5 kilogram domates (mümkünse köy domatesi)
- 2 orta boy soğan
- 3 diş sarımsak
- 1 adet çubuk tarçın
- 3 adet karanfil
- Kişniş tohumu (1 çay kaşığı kadar)
- Hardal tohumu (siyah hardal tohumu kullandım, 1 çay kaşığı kadar)
- 7-8 adet tane karabiber 
- 3 defne yaprağı
- Toz kimyon (evde taneli halde olmadığı için toz halde kullandım, yarım çay kaşığı kadar)
- 6 yemek kaşığı zeytinyağı
- 2 yemek kaşığı toz şeker
- 2 tatlı kaşığı kaya tuzu
- 3 yemek kaşığı sirke (üzüm sirkesi kullandım)

Hazırlanışı:

🍅Domatesleri güzelce yıkayıp 4-5 parçaya kestim.
🍅Soğan ve sarımsakların kabuklarını çıkarıp, birkaç parçaya böldüm.
🍅 Domates, sarımsak ve soğanları büyük bir tencereye koydum.
🍅 Küçük bir pamuklu mendile (tülbent de olur) çubuk tarçın, karanfil, kişniş tohumu ve hardal tohumunu, tane karabiberleri ve defne yapraklarını ekledim. Mendilin ağzını bağlayıp, domates ve soğanların ortasında bir boşluk açarak, boşluğa yerleştirdim.
🍅 5 dakika kuvvetli ateşte, 1.5 saat yavaş ateşte pişirdim.
🍅 Tencereyi ocaktan alıp mendili tencereden çıkardım. Domates ve soğanlar oldukça yumuşamıştı. El blendırı ile pürüzsüz hale gelinceye kadar çektim.
🍅 Karışımı eze eze ince gözlü çelik bir süzgüden geçirdim (Domates çekirdekleri ve kabuklarının ayrılması için).
🍅 Tencereyi yeniden ocağa alıp zeytinyağı, toz şeker ve kaya tuzunu ekledim. Karışım kaynarken çıkan köpükleri aldım.
🍅 Küçük bir kaba karışımdan alıp toz kimyon ile karıştırıp tencereye ilave ettim (Kimyonun topaklanmasını önlemek için bu şekilde yaptım).
🍅 Bir müddet sonra sirkeyi ekledim.
🍅 Karışımın su oranı oldukça azalıp göz göz kaynamaya başlayınca pişme işlemi tamamlanmış oldu (Sanırım 1 saat kadar daha kaynadı. Bozulma riskine karşı biraz uzun kaynatmayı tercih ettim. Süre domatesin sululuk oranına bağlı tabi biraz da.)
🍅 Kaynama esnasında ara ara tadını kontrol ettim, bir miktar daha tuz ekledim. Tat dengesini sağlamak için minik müdahaleler olabilir tabi:)
🍅 Karışımı önceden kaynar su ile steril edip tamamen kurumuş olan kavanozlara pay ettim. Kavanoz kapaklarını sıkıca kapatıp ters çevirdim. Sabaha kadar herhangi bir sızma durumu olup olmadığını kontrol etmek amacıyla bekledim. Muhafaza etmek için buzdolabına kaldırdım.

Not: Kaynak olarak esinlendiğim tarifte salçalık kırmızı biber de var. Evde olmadığı için ekleyemedim. Acı olmasını tercih etmediğim için acı biber de eklemedim. Bazı tariflerde koyu bir kıvam elde etmek için nişasta öneriliyor. Nişasta kullanmamama rağmen kıvamı bence gayet iyi oldu. Uzun kaynatmanın etkisi diye düşünüyorum. Vermiş olduğum miktarlarla 400 ml'lik 4 kavanoz ev yapımı ketçap çıktı. 

Ben lezzetini ve kıvamını oldukça beğendim. Ketçabı özlemişim:) Sabah kahvaltıda, akşam üstü 1 dilim ekmek üzerinde gayet keyifle mideye indirdim. Her an eski günlerime dönebilirim. Ama ev yapımı olanı ile;)
 

14 Temmuz 2022 Perşembe

GÜZEL KAYBETTİK

Bu ara ikinci el kitap araştırma, karıştırma ve satın alma hevesim coşkulu. Bayram tatili için memlekete gelmişken, bambaşka şeyler satın alıp işlerimizi halletmek için çarşıya geldiğimizde yolumuz ikinci el kitap satışı yapan dükkanların olduğu tarafa düştü. Denk gelmişken aklımızda olan bir kaç kitabı sorduk ama bulamadık maalesef. Ben de elim boş dönmek istemedim eve, nasıl olduysa kitap koymamışım valize. Elim boşta kaldı akşamları:) Dükkan önünde "sepetteki kitaplar 5 tl" yazısını görünce kurcaladım sepeti. Nedendir bilmem, kenara birkaç kitap ayırsam da gönlüme en yakın gelen Caner Yaman'ın Güzel Kaybettik isimli kitabı oldu. Yazar yada kitap hakkında hiç bilgim yoktu açıkçası, duymuşluğum da... Kapak tasarımındaki panda mı yoka kırmızı balon mu fethetti gönlümü bilmem, tercihimi bu kitaptan yana kullandım. Ayaküstü, kitaba dair birkaç okuyucu yorumuna da göz attım, kararımı verdim.

Ben kitabı yada yazarı önceden bilmiyor olsam da bir dönem öne çıkabilmeyi başarmış kitaplar arasındaymış. Popüler kitaplara önyargısı olanlardanım ben de, şişirilmiş olduklarını düşünmeye meyilliyim biraz.

Hafif bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Yazım dili itibari ile... 24 saat dolmadan tamamladım okumayı. Hayatta kaybettiğini düşünen, kaybedenlere gözü ilişen kahramanımız Mehmet'in hayatından kesitlerin konu edildiği bir içeriğe sahip. Gündelik hayatta zaman zaman gözümüze ilişen, hayıflandığımız, kızdığımız, üzüldüğümüz şeyleri bir başkasının da hissetmiş olduğunu okumak, insana iyi geliyor sanırım. Okuyunca muazzam aydınlanmalar yaşamayı beklemeden, sağdan sağdan sakince okunacak türe dahil olan  kitaplardan Güzel Kaybettik.

Güzel Kaybettik

Adet olduğu üzere altını çizdiğim satırlardan bazılarını paylaşarak yazımı nihayete erdireyim.

- İnsanlar bir şeylerin yürümesi için durmadan koşuyorlar. Ama nereye? Bilmiyorlar. Bu da tuhaf. (Sayfa 41)

- Çizgiler. Yüzümüzde beliren çizgiler, hayatımızla, geçmişimizle aramıza çizilen bir sınır belki de. Gitgide derinleşen, uçuruma dönüşen ve oraya bir daha dönülemeyeceğini suratımıza haykıran sınırlardır belki de yüzlerde beliren çizgiler. (43)

- Bazı şeyler sen büyüdükçe daha büyük anlamlar kazanır. Bazı yaralar kanamak için uygun zamanı kollar. En derininde hissedeceğin, anlayacağın ve en çok acıyacağın günü bekler ve o zaman hatırlatır kendini. (46)

- Bir yerlerden giden herkesin içinde bir yer acır mutlaka. (47)

- İnsanlar doğar, büyür ve ölürler.
Ama yaşamazlar.
Ezberlediğimiz bu cümlenin içerisine yaşamak fiilini de ekleselerdi keşke.
O zaman belki ölmeden önce, en azından bir kere "yaşadım" diyebilirdim.

- Yine de, belki bir yerlerde hala geç kalmadığımız bir hikaye kalmıştır başlamak için bizi bekleyen. Neden olmasın? Yaşamaya katlanmamız sırf bu yüzdendir belki de. İnanmaktan vazgeçmediğimiz içindir. (59)

- Zaten insanın en büyük yanılgısı, en büyük acılarının kaynağı da bu değil mi? Hep var olacağına inanıp, önemsemeyip gözden kaçırdıklarının, bir gün gerçekten çekip gitmiş olduğunu fark etmek. O anın pişmanlığını, yüreğine çöken ağırlığını ölçemez hiç bir şey. (64)

- ... Bakkalından politikacısına, sevgilisinden çocukluk arkadaşına, seni yanıltmaya çok meyilli bir dünyada, çok fazla konuşmanın, anlatmaya çalışmanın anlamsızlığından bahsediyorum aslında. Hepsi bu. (89)

- Paylaşılmayan değerlerin, ortaklaşmayan çabaların ve tek taraflı anlayışların eksiklik olduğunu, eksik ilişkilere yol olduğunu ve seni de eksilttiğini kavramak, bunları geride bırakmak ve daha anlamlı ilişkiler kurmak. Sonunda varacağın, varmak zorunda olduğun yer bu. Yoran, yıpratan, can sıkan ilişkilerden geriye elinde bu kalacak. Elinde sen kalacaksın, biraz daha tamamlanmış bir sen. Sen kendini önemsedikçe, geçmişin o gereksiz tortusu silinip yokluğa karışacak. (95)

- Bildiği şeyleri sürekli aklında tutarak yaşamıyor insan. Belki de bu sayede koruyoruz akıl sağlığımızı hepimiz. Zararsız bilgi ve düşünceleri akılda tutarak sağlıyoruz dengeyi. (97)

- Hisler karşılık bulmayınca kendi izlerini yitiriyorsun kaba saba kalabalıklarda. Dışında. Her şeyin dışındayken kendi içinde olmak da yetmiyor kendin kalmaya. Dışındayım sandıkça herkesleşiyorsun. (100)

- Dökmeden toplayamaz insan kendini. (129)

- Herkesin herkes için doğru bir zamanı vardır, başımıza gelen işlerin çoğu zamanın yanlışlığından gelir. (150)

- Her şey ve herkes çıldırmışçasına bir hızla aslında yok olmaya doğru ilerlerken, bir anlamı olan ne çok detay yok olmaya yüz tutuyor günümüzde... (158)

- ... Çünkü günümüzde beklemek, bekleyebilmek en büyük çabadır zaten. Herkes koşarken bekleyebilmek, yürek ister. (159)

6 Temmuz 2022 Çarşamba

KAR VE İNCİ

Nihan Kaya'yı -sanıyorum- trt2'de yayınlanan bir söyleşi programında dinlemiştim. Konuşması, kendini ifade ediş biçimi ve söyledikleri dikkatimi çekmişti. Öncesinde, psikolog bir arkadaşım da kitaplarını tavsiye etmişti. Bilhassa İyi Aile Yoktur kitabını.

Kitabın ismi bence dikkat çekiciydi, bu sebeple aklımın bir kenarında yer etmişti. Yazarını da kanlı canlı ekranda görüp ilgimi çekince, İyi Aile Yoktur'u satın aldım, okudum. Kitapta bazı hususlara şerh düşecek olsam da, genel itibari ile oldukça beğendiğimi ve ufkumu açtığını söyleyebilirim. Hatta bir müddet sonra ikinci kez okuyabilirim dediğim az sayıdaki kitap kategorisinde, nazarımda.

İyi Aile Yoktur'dan sonra İyi Toplum Yoktur kitabını da okumaya niyetlendim. Ancak psikolojik içerikli kitaplara bir müddet ara vermek istemem ve o dönem kitaplığımda okunmak için sıra bekleyen kitaplar olunca, henüz kendisi ile müşerref olmak kısmet olmadı.

Bu sıralar sırada bekleyen kitabım yok. Kitap fiyatları da almış başını nerelere gitsem ki derken epey yol almış. Hâl böyle olunca kütüphaneden ödünç kitap almaya karar verdim. Aklıma da Nihan Kaya'nın kitapları geldi. Ancak kütüphanenin kataloğunda yazara ait yalnızca Kar ve İnci vardı. Hiç aklımda olan bir eser olmasa da okuyucu yorumlarını inceleyip (ki kitaplarımı bu şekilde seçmeyi çok seviyorum), okumaya karar verdim.

Kar ve İnci

Okuyucu yorumları ikiye ayrılıyordu. İlk grup, ara verip okunduğu takdirde karakterlerin anımsanması ve aralarındaki bağlantıların kurulmasının zor olduğunu, olay örgüsünün karmaşık ve çözülmesinin güç olduğunu belirtiyordu. İkinci grup ise kitabın şahane olduğunu düşünüyordu.

Kar ve İnci'ye başladığımda şöyle hissettim, kitabın başlangıç bölümü neredeyse orta bölümlere erişinceye kadar kim kimdir, aralarında nasıl bir bağlantı var, bu işin sonu nereye varırsa anlamlı olur düşünceleri ile geçti. Ara vermeden tamamlamanın şart olduğu kitaplardan, ben de okuyucu fikirlerinden ilkine katılıyorum. Nihan Kaya'nın psikanaliz alanında yüksek lisans yapmış olması olay kurgusunda kendini oldukça  belli ediyor. Metaforik ifadeler kitabın bilhassa ilk bölümlerinde öne çıkıyor. Bir takım ip uçları yakalasam da tam anlamıyla anlamlandırabilmeyi son kısımlarda başardım. Psikoloji ile ilintili romanlar okumayı severim. Ancak bu kitap sular seller gibi akıp gitti desem... Biraz abartılı olur. Bununla birlikte beğendim mi, beğendim. Lakin herkesin okuyup keyif alacağı, anlayacağı ve anlamlandırabileceği bir kitap mı dersek Kar ve İnci için, dürüst olmam gerekirse, hayır. Zaten Nihan Kaya'nın da herkesin herkesi anlamasını ve anlamlandırmasını bekleyen bir yapısı yok:) Anlaşılabildiğini hissettiği az sayıdaki insanla bir arada olmayı tercih edenlerden, yazdıklarından anladığım kadarıyla.

Altını çizdiğim bolca satır hatta paragraf oldu. Bir kısmını paylaşarak yazımı tamamlamak istiyorum.

- Aslında birinin birini kandırması diye bir şey yok. İnanmayı fazla istemek diye bir şey var. Kandırılmak zihinsel zaaf değil. Kişilik zaafı. (Sayfa 76)

- Bilirsiniz, ne zaman ne söylesek söylediğimizden fazlasını kastediyoruz. Ve en esaslı, en derin tecrübeleri, ifade edilebilmesi asla mümkün olmayanlar. (100)

- Aklı son derece başında birinin bir gün aniden aklını kaybettiğini görsem, hiçbir sebeple açıklayamadığı bir şeyi çok uzun zamandır düşündüğü sonucunu çıkaracağım hemen. Bilemediğiniz bir şeye katlanmak kadar yıpratıcı bir hal yok yeryüzünde. Katlandığımız halleri katlanabilir yapan, onları bir sebebe dayandırabilmemiz çoğu zaman. (103)

- "Bir kadın bir adamı seviyor mu sevmiyor mu, ondan çocuk isteyip istememesinden anlaşılır," demişti; "Her kadın içindeki ben’i küçültmek, o küçülmüş ben’i yeniden büyütmek ister. Bu yüzden kadınlar, farkında olmasalar da içten içe ‘Keşke benim babam olsaydı,’ diye düşündükleri adamlar babaları olsun ister çocuklarına. Hangi adamı içindeki çocuğa ideal baba görüyorsa, onu seviyordur kadın en çok. Kadın reel bir çocuk istemese bile böyledir bu. İyi bir baba ile iyi bir sevgili arasında pek de fark yoktur aslında". (108) 

- Zıtlaşarak efendi olunmaz, zorba olunur. (115)

- Bütün hayatı değiştiren şeyler, bir anın içinde olup bitiyor çoğu zaman. Yine de hayatın tamamına yayılıyorlar. (143)

- Yaşamla yaşamak arasında ne kadar ince bir çizgi, hem de ne kadar büyük bir uçurum var. (147)