19 Aralık 2014 Cuma

GÖRME ENGELLİ KARDEŞLERİMİZ İÇİN KİTAP SESLENDİRMEYE NE DERSİNİZ?

Bilemiyorum sizlerde olur mu, bazen -Allah göstermesin- herhangi bir duyu organımı kaybetsem neler hissederim, onu düşünürüm.

Duymasam mesela... Karşımdaki insanın "günaydın" dediğini nasıl anlarım?
Gülümsemesinden mi?
Yoksa dudaklarını okuyarak mı?
Ve bunu deneyimlemeye çalışırım bazen.
Televizyonun sesini tamamen kapatıp, söylenenleri anlamaya çabalarım.
Başlangıçta pek anlayamam, bazı kelimeleri seçebilirim ancak. Yada vücut ve yüz hareketlerinden haleti ruhiyelerini çözümlemeye çalışırım: neşeli, kızgın, meraklı gibi...
Tümünü anlamak elbette zordur, çaba sarf etmek, belki de eğitim almak gerekir.


Bazen göremediğimi hayal ederim.
Gözlerimi kapar, el yordamıyla neyin ne olduğunu bulmaya çalışırım.
Bunu öğrenciyken yapmaya alıştım aslında.
O dönemler walkmanler modaydı, bilirsiniz.
Kocaman tuşları yoktu ama benimkinin, dönemine göre fena olmayan bir modeldi, üzerinde 5-6 tane küçük, yuvarlak tuş vardı ve en üstünde de koyu gri renkli bir kılıfı bulunuyordu.
Geceleri çoğu kez yatağın içinde ya radyo yada kaset dinlerdim.
Tabi zaman zaman frenkans değiştirmek yada kasetin diğer yüzünü çevirmek isterdim, bunun için de tuşların yerini bilmek gerekirdi.
Zifiri karanlık odada bunu ancak el yordamıyla yapma şansım vardı.
Artık görmeden hangi tuşun ne işe yarayacağını dokunarak biliyor ve işimi rahatça hallediyordum.
Sonra görmeden, elle dokunarak bulma yöntemini cep telefonumun pin kodunu girmek için uyguladım zaman zaman.
Tabi o zaman telefonum tuşluydu, dokunmaktik değildi (sonuçta pin'i tutturmak için 3 kez deneme şansım var;)
Şu an -sonsuz şükürler olsun- tüm uzuvlarımı kullanabiliyorum.
Görüyorum, duyuyorum, yürüyorum, hissediyorum.
Ama bunları yapamayan kardeşlerimiz var.
Elbette hepimiz sahip olduklarımız için şükrediyoruzdur zaman zaman.
Ama ben sadece "şükürler olsun" deyip bir kenarda durmanın yeterli olmadığını hissediyorum.
Nasıl ki dinimizde ve kültürümüzde sahip olduğumuz imkanları (zekat vermek yada paylaşmak gibi) seçeneklerle diğer kardeşlerimizle bölüşüyorsak, bence uzuvlarımızın da zekatını, bize sunduğu imkanlarla birlikte, ihtiyacı olan kardeşlerimizle paylaşmalıyız.
Ben "uzuvlarımızın zekatı" olarak adlandırıyorum, dilerseniz "sosyal sorumluluk" diyin yahut da farklı bir şekilde tanımlayın, hiç problem değil.
Amaç ve araç aynı, sadece isimlendirme farklı.

2-2.5 sene kadar evvel yukarıda anlattığım hususları düşünürken, bir gün Eyüp'te Haliç kenarından geçerken İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne ait Görme Engelliler Kütüphanesi'nin binasını gördüm. Hemen internetten araştırdım, telefon ile görüştüm. Gönüllü olarak kitap seslendirebileceğimi öğrendim ve çok mutlu oldum.

Bir gün iş çıkışı iş arkadaşımla (ki sonradan eşim olmuştur kendileri;) bu kütüphaneye gidip yetkililerle görüştük.
Bizi karşılayan bey de (ismini maalesef anımsayamıyorum) kısmen görme engelliydi. Bizi güzel bir şekilde karşıladı. Kütüphaneyi kullanan kardeşlerimiz tarafından sesli kitap haline getirilmesi istenen kitapların olduğu bir kitaplığa götürdü bizi ve istediğimizi seçebileceğimizi söyledi. Kitaplıkta konu anlatımlı ders kitapları, hikaye ve romanlar, şiir ve test kitapları vardı. Başlangıç için kısa bir şey seçmek daha iyiymiş. Çünkü bazı okuyucular yarıda bırakmak durumunda kalıyormuş. Yarıda kalan bir kitabın başka bir gönüllü tarafından seslendirilmesi, dinleyici kardeşimiz için adapte sorununa yol açabiliyormuş, çünkü alıştığı bir tonlama ve ses karakteri oluyor neticede... Biz de bu uyarıları dikkate alıp kitaplarımızı seçtik.
Okuma ve kayıt işlemini kendimiz yapıyorduk. Sese karşı yalıtılmış küçük bölmelerin bulunduğu bir alanda kulaklıkları takıp, kitaba dair tüm bilgileri (yazar, yayın evi, yıl, bölüm ismi,bölüm sonu, vb.) seslendirerek kaydediyorduk.
İçimde hala kanayan bir yaradır, istemeden de olsa kitaplarımızı yarım bırakmak durumunda kaldık maalesef (İş yerinden geç çıkmak durumunda kalmamız, işlerin aşırı yoğun olması, bu arada evlilik hazırlıklarına başlamak gibi).
Ama ahdım var, nasip olursa en azından tek bir kitap olsa dahi seslendirmeyi tamamlayacağım.


Başladığım içi yarım bırakmayı sevmem. Araştırıp karıştırdım ve İstanbul genelinde görme engelli kardeşlerimiz için kitap seslendirebileceğimiz adresleri ve iletişim bilgilerini -bulabildiğim kadarı ile- toparladım.
Şayet benim yazmadığım fakat sizlerin bildiği farklı yerler varsa muhakkak belirtin lütfen, bir teşekkür eşliğinde hemen aşağıya eklerim.


http://www.altinoktaistanbul.org/tr/
Adres: İzzet Paşa Mah. Vefa Poyraz Cad. No: 6 Şişli
Tel: 0212 291 91 71 (Dahili: 111, 116, 117)

Boğaziçi Üniversitesi Görme Engelliler Teknoloji ve Eğitim Laboratuvarı (GETEM)
Adres: Kuzey Kampüs Kuzey Park Binası Kat: 1 34342 Bebek
Tel: 0212 359 76 59/0212 359 75 38

İstanbul Üniversitesi Engelsiz Bilgi Merkezi:
Adres: İstanbul Üniversitesi Kütüphane ve Dokümantasyon Daire Başkanlığı 34452 Beyazıt
Tel: 0212 455 57 83
iuengelsiz@gmail.com adresinden ivedi dönüş alınabiliyor.

İstanbul Üniversites'nin hizmeti bilgisi, "Yorumlar" kısımında Adsız olarak ismi geçen bir arkadaşımızın paylaşımıdır.  Desteği için teşekkür ederim.

İstanbul Beyazıt Devlet Kütüphanesi Görme Engelliler Bölümü
(Sitede bilgi yok ama telefon ile bilgi vereceklerdir)
Adres: Tuğran Emeksiz Sok. No: 2/4 Beyazıt
Tel: 0212 522 31 67

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphanesi Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü Sesli Kütüphanesi
Adres: Sultan Reşat Cad. Boyacı Sok. No: 6 Eyüp (Eyüp İskelesi karşısında, teleferiğe çok yakın)
Tel: 0212 417 25 46

Kadıköy Belediyesi Görme Engelliler Sesli Kütüphanesi
Adres: Koşuyolu Cad. Mahmut Yesari Sok. No: 84 Koşuyolu/Kadıköy
Tel: 0216 348 42 54

Yazdıklarından hisli ve samimi biri olduğu kanaatinde sahip olduğum sevgili MİNEL SE'nin yorumunu eklemek istiyorum. Çok yerinde bir talebi var.
"... Uzun zamandır yapmak istediğim bir şey bu benim. Ama sadece avrupa yakasında bir yerde yapılıyor biliyordum. Hemen aradım Kadıköy telefonunu. Telefona çıkan kişi hafta içi saat 9 ile 4 arası seslendirme yapılabildiğini söyledi. Şimdilik hafta sonu yok ama talep artarsa 2015 te açılabilir müjdesi verdi. Buradan gönüllü olarak seslendirme yapmak isteyenlere çağrı yapmak istiyorum ben de. Lütfen hafta sonu seslendirme yapabilmek için müracatta bulunmaktan çekinmeyin. Bu sayede hafta sonu seslendirme yapma imkanı bulacağım ben de..."



Hayat, insanlar uyum içinde olunca güzel.
Sosyal projelerde yer almak hem bizleri daha mutlu kılıyor hem de bir takım ihtiyaçların giderilmesine vesile oluyor.
Destekçi olabilmek temennisi ile...

12 Aralık 2014 Cuma

HUZURSUZ BACAK

Son zamanlarda sağıma soluma bakıp, eski ile yeniyi çok kıyaslar oldum. Hani olur ya "aah, nerede o eski günler" diyen emekli memur amcalar, kabiliyetli hanım teyzeler, o misalim resmen.

İstanbul gibi hem güzellik hem karmaşa dolu bir şehirde yaşayınca sanırım bu hisse daha fazla kapılıyor insan.

Derin düşüncelere dalıp dalıp iç geçirdiğim şu günlerde, son okuduğum kitap Huzursuz Bacak ilaç gibi geldi diyebilirim (bu düşüncelere kapılan tek kişi olmadığını hissetmek güzel şey).
Yazar Mustafa Kutlu, hani sinema filmi vardı Uzun Hikaye isminde, bu yazarın kitabından uyarlama...
Bu kitabı internetten incelerken öğrendim ki Mustafa Kutlu hikaye türünde hatırı sayılır bir kıdeme sahip.


Kitap hafif, içten. Ve karşınızda biri sanki başından geçenleri anlatıyormuş hissiyle ilerliyorsunuz.

İtibarlı ve maddi imkanları kuvvetli bir ailenin erkek evladı olarak, memleketin siyasi anlamda karışık olduğu dönemlerde üniversite öğrencisi olan Ömer Faruk'un yurt dışındaki akademik kariyerini noktalayıp, vatana millete hizmet etmek amacıyla ülkeye geri dönmesi sonucu karşılaştığı olaylar anlatılıyor.

Giderken bir davası ve inancı olan yakın ahbaplarının, onun yokluğunda zaman içinde para ve dönem trendleriyle olan imtihanı sonucu nasıl değiştiklerini gözler önüne seriyor.
Yıllar içinde değişen sadece insanlar olmuyor elbette, hararetli sohbetlerin yapıldığı o eski samimi kahve kalmamış mesela, bambaşka bir mekana ve ruha bürünmüş.

Eskiden dem vurmayı sevip, azıcık da olsa "nasıl her şey bu kadar hızlı değişir" diyen biriyseniz, muhakkak size hitap eden satırlar bulacaksınız.

9 Aralık 2014 Salı

DÜNYAYI KURTARAN KIZ

Yazar: Ayşegül GENÇ
Yayınevi: Genç Kitaplığı

Ayşegül Genç'e ait okuduğum ilk kitap Metropol Bedevisi idi. Yazarın üslubunu, takıldığı hususları çok sevdiğimi yazmıştım.

İlk kitabın tadı damağımda kaldığı için,  TÜYAP 2014 Fuarın'nda diğer kitaplarını inceledim ve Dünyayı Kurtaran Kız'da karar kıldım.

Okumaya başlayıp, sayfalarda ilerledikçe, ilk kitap ile elimdeki arasında konu seçimi, hayata bakış ve anlatım yönlerinden farklılıklar hissettim.
Başlangıçta bu hislere kapılsam da, zaman içinde bu durumu yazarın iç dünyasında yıllar içinde fırtınalar koparan ama dışa vurumu meltem etkisinde kalmış birikimler olarak yorumladım.

Öncelikle kitaptan birkaç alıntı yapıp, sonrasında görüşlerimi paylaşmaya devam edeceğim.

Daha iyisini "alma" kaygımız ne zaman daha iyisini "verme" yönünde evrilecek bilmiyorum.

...Kibir, toplumdan bağımsız bir davranış değildir. Hangi devirde yaşarsanız yaşayın; o devrin kibirlilik simgesi ne ise ondan uzak durmanız öğütlenir. Eskiden; eteğin yerde sürünmesi kibirlilik alametiydi, şimdi ise sadece pasaklılık alameti.


Velhasıl ufaktan kalem oynatan acemi bir yazar olarak, kararımı vermiş bulunuyorum. Yükselişi engellenmez, ulaşılamaz bir yazar olmaktansa; ağladığımda ağlayacağını bildiğim üç beş okurum olsun yeter.

"Kaç yıl yaşarsan yaşa ömrünün en uzun yarısı ilk 20 yıldır" derler.


Adalet gününün sahibi verdikleri ve vermedikleri ile imtihan eder insanı.

İnsan sevdiği insanların yüzlerine bakarak bir ömür yaşayabiliyor ama kendi yüzüne bakarak sadece yaşlanıyor.

Merhamet ile acımak arasındaki farktan bihaberiz. Acımak insanların arasındaki mesafeyi büyütür, merhamet ise bu mesafeyi kapatır.

(Tesettürlü bayanlar için moda dergisi (?) kıvamında bir iddiayla ortaya çıkmış Âla Dergisi ve benzerlerine gönderme yaptığı satırlar) ... Takva gibi kaygıları olan hanımlar fark edilmek için değil, fark edilmemek için çaba sarf ederler... Zevk ve estetik kategorisine girmek adına hayatını çarşı-pazar arasında yol etmek yerine daha faydalı işler peşinde koşmayı yeğlerler.

Sadece dindarların sırtına yükledikleri o ahlaki değerlerin "din" ortada olmasa bile fıtrat gereği her çağda kendince başka bir isme bürünüp muhakkak var olacağını unutuyorlar.

Diğer yandan dindarları garibin mazlumun kimsesizin garantisi olarak görmek bir bakıma dinin yapıcı rolünü itiraf etmek de oluyor. Kıyasıya eleştirdikleri dindarların bu beklentilere cevap vermemesi halinde ise garip bir şekilde tatmin oluyorlar.

Körlüğün her türlüsünden Allah'a sığınırım, ama en çok da sorumluluklarımı başkasına atarak rahatlayacak kadar gaflet içinde olmaktan!

Erkek gücün içinden merhameti çekerek zulmetmesin. Kadın da merhametin içinde zulüm katarak güç kazanmaya çalışmasın. Zaten bir mümin güçlendikçe merhamet eder, bir mümine de merhamet ettikçe güçlenmez mi?

Özgürlük denildiğinde sadece zevkleri ve hazları sınırsızca yaşamak olarak algılayanlar ve dini emir ve yasakları sınırlandırıcı buldukları için karşı çıkanlar bedensel arzuların esiri haline geldiklerini hiç bir zaman kabul etmeyeceklerdir elbette.


Evlilik teknik ve artistik açıdan karınıza tam puan vereceğiniz bir spor dalı değildir. Bu yüzden tahakküm eden dindar erkeğin bu düşüncesi kadar; bu şekle girmeyi kabul eden kadının düşüncesi de sakattır.

(Kadın) İhtiyacı olmadığı halde ve Allah rızasını kazanmak gibi ulvi bir düşüncesi olmadığı halde sırf kariyer, ego ve lüks yaşantı için çalışıyorsa dindarlığı da aile hayatı da zedeleniyor ve etrafındakileri zedeliyor demektir.

Zaten çoktandır mühim meseleleri masal kategorisinde dinliyoruz.

.. Ayağıma taş bağlayıp göz yaşına atlamak istiyorum.

Ne evde hiçleştirilen geleneksel kadın, ne de obje haline getirilen batılı kadınız. Bir üçüncü yolu sunan Hz. Fatıma'nın aksiyoner ve üretken mirasının peşine düştük. Kadının çocuğunu eğitmek zorunda olduğu ve evini korumaya mecbur olduğu fikrine katıldık. Ama bunun sanattan edebiyattan ilim tahsilinden ayrı olabileceğini düşünenlerden de ışık hızıyla ayrıldık... Aşırı şekilde süslenerek topluma karışan örtülü veya örtüsüz kadından uzağız.

Dini sadece kendimize indirgeyerek ve sosyal boyutunu tıraşlayarak "bireysel" yada "butik" davranışları kabulleniyor ve "biz" kaygısından "ben"e pupa yelken ilerliyoruz.

Oturduğun yerde "vicdan yapmak" ne işe yarıyor ki...

Dişiliği ön plana çıkarıp kişiliği yok saymak eski bir cahiliye geleneğidir.


Ayşegül Genç, ülkemizde uzun yıllardır tartışması yapılan, herkesin bir tarafından tutup çekiştirdiği başörtüsü konusunu ana eksene almış  (şöyle zulüm gördük, böyle sıkıntı çektikten ibaret bir kitap değil, onu belirtmek isterim).
Dar bir perspektif düşünülmesin başörtüsü dediğim için; yazar hiç çekinmemiş, hem nalına hem mıhına hesabı, yeri geldiğinde gidişattaki hal ve hareketleri inceden inceden dokundurmuş hem başörtülülere hem de onlara (hem olumlu hem olumsuz anlamda) bazı sıfat ve beklentileri yükleyenlere.

İlginç konular da var içerikte, mesela; 
marka pazarlamak için reklamlarda çocukların kullanılıyor olması, 
sosyal medyada ulu orta her şeyin fotoğrafının paylaşılıyor olmasının arkasındaki haleti ruhiye,
çocuk esirgeme yurtlarına ziyaret için gitmeden çok çok önce insanın psikolojik olarak buna hazırlanması gerektiği (bu bölüm beni gerçekten derinden etkiledi, çok haklıydı yazdıklarında), 
başörtülü bayanların giyim kuşamlarının günümüzde ne hallerde olduğu ve tesettür modası diye bir şeyin ne mantığı olduğu gibi...

Aslında özetle şunu söyleyebilirim; içimden geçen pek çok şeyin yazıya aktarılmış halini okudum ben bu kitapta. Zaman zaman kendi başımdan geçenleri, hissettiğim çaresizlikleri samimi bir arkadaşımla sohbet ortamında konuşuyor gibi hissettim. Sayısını bilemeyeceğim kadar çok kitap varken evrende, tekrar tekrar okuyabilirim dediğim ender kitap vardır hayatımda. Ve bu kitap da artık onlardan bir benim için, bunu gönül rahatlığı ile söyleyebilirim.

Kitabı bitirdiğimde vardığım kanı; yazarın hissiyatlı, insancıl ve bir müslümana yakışacak hal ve hareketleri mümkün olduğunca tatbik etmeye çalışan bir bayan olduğu.

Severek okudum, gönül rahatlığı ile de -naçizane- tavsiye ederim.

5 Aralık 2014 Cuma

10 BLOGGER TEK HİKAYE #SIRA BENDE;) 7. BÖLÜM)

Bahsetmiştim, 10 blog yazarı, her biri bir bölüm olmak üzere bir hikaye yazıyoruz.
Ve 7. bölüm bende;)
Biraz riskli bir iş yaptım aslında, işi çok farklı bir yere çevirdim:) İyi mi oldu, kötü mü, bilemiyorum.
Yol çatallaştı şu an iyice:)

1. bölüm müptezel
3. bölüm Dilek Eren
4. bölüm Mor Rimel
5. bölüm Sevdicann


------------

İsminin yüksek perdeden zikredildiğini duyunca bir an irkildi.
"Deryaaa! Beni duymuyor musun?"

Annesinin bir kaç kez seslendiğini ama onu duymadığını anladı hemen. Kulaklıklarını çıkarıp "duymadım anne" dedi "kusura bakma. Kitap dinliyordum".
"Sen kusura bakma kuzum, bir an benim de aklıma gelmedi kitap dinleyebileceğin. Olsun. Etrafı şöyle bir toparladım, dedim biraz dinleneyim... Hem çay da demledim mis gibi, içer misin diye soracaktım, ondan seslenmiştim".
"Sen demlersin de içmez miyim anneciğim? Ellerine sağlık... İş de yaptın, yoruldun iyice... Benim de faydam olmuyor ki sana hiç".
"Derya, sağlık olsun kuzum, senin canın  sağ olsun. İş dediğin nedir ki! Sağlığımız yerinde olsun, yavaş yavaş hallederiz hepsini. Ben çayları koyup geleyim".

Annesinin terlik seslerinden anladı uzaklaştığını. "Çaydanlıktaki su da fazla kaynamış, hatta taşıyor" diye geçti içinden. Sonra mutfaktaki dolabın kapakları açıldı, iki cam tabak çıkardı ve mermer tezgaha koydu annesi. Muhtemelen çayın yanına atıştırmalık bir şeyler koyacaktı. Kraker yada bisküvi ambalajının olmalıydı bu hışırtılı sesler. Şimdi kokusundan tahmin ederdi ne olduğunu. Ve evet, annesi holdeki kilime ayaklarını sürüye sürüye geliyordu şimdi. Çayın yanında da susamlı çubuk vardı. Susamın kokusu uzaktan hoş gelirdi. Gerçi yakından da hoştu. Severdi susamlı şeyleri.
"Sehpayı da koyayım yavrum önüne, rahatça ye" dedi annesi ve üçlü sehpa takımına yöneldi. En küçük olanı çekti, çekti ama yerinden bir türlü çıkmıyordu. "Halının köşesine takıldı anne yine" dedi Derya oturduğu yerden. "Hay Allah, hep de böyle oluyor ve ben her seferinde unutuyorum halıyı diğer tarafa çekmeyi" diyerek yanıtladı annesi.
Sehpanın üzerine çayı ve tabakları yerleştirdi.
Derya hep saplı kupadan içerdi çayı. İnce belli bardaktan içmeyi severdi aslında eskiden. Ama ince belli bardakta, bardağın en üst kısmında çay olmayan ve ısınmamış kısmı bulup tutmaya çalışırken eli yandığı için bir kaç kez, kupayla içmeye karar vermişti. Hem sapını kavrayıp tutmak çok daha rahattı.
"Sevdiklerimden koymuşsun anne yine, susamlı krakerler" deyip gülümsedi.
"Koyarım tabi yavrum, afiyet ol..." derken sözü yarım kaldı annesinin, kapı zili çalıyordu.
Hemen kapıya yöneldi annesi ve evin içini neşeli alt komşunun sesi doldurdu.
 "Ayy Ayten Ablaaa, sorma başıma gelenleri!" diye kıkırdıyordu alt komşu Vildan. "Gel, buyur" denmesini beklemeden bir çırpıda ayakkabılarını çıkardı, duvarın dibindeki terliklerden geçiriverdi ayağına. Dış kapının açılıp kapanmasıyla, dışarıda havanın soğuk olduğunu anladı Derya. Yanaklarına buz gibi elleriyle dokunup "nasılsın Deryacığım?" diyen Vildan da bu hissiyatının doğru olduğunun somut kanıtıydı.
"Ayy ne güzel oturmuşsunuz baş başa, böldüm ben de bak şimdi" diyordu bir yandan. "Başınızı şişirmeye geldim!" deyip bir kahkaha koyuverdi. Deli doluydu ama iyi kadındı Vildan, severlerdi. Ayten'i anne, Derya'yı kardeşi gibi bilir, başına en ufak bir şey gelse hemen onlarla paylaşmaya gelirdi. Tek kusuru çok ve yüksek sesle konuşmasıydı. Ayten Hanım idare ederdi ama Derya'nın tantanadan hoşlanmadığını bildiğinden, hal hatır sorma faslı bitince, uygun bir ortam hazırlayıp Vildan'ı başka bir odaya alırdı. Yada mutfağa. Veya balkona. Mevsim ve ortam neye müsaitse...
Hoş beş ettikten sonra Ayten Hanım "Vildancığım, benim de mutfakta işim var. Gel biz içeri geçelim. Hem ben işimi yaparım, bir yandan da seni dinlerim. Deryacığım da zaten kitap dinliyordu, o da kaldığı yerden devam etsin. Ne dersin?"
"Olur ablam olur. Sen nasıl istersen uyarım ben" deyip Derya'nın yanağına okşayarak mutfağa geçti lakırdılarına ara vermeden. Ayten Hanım Derya'nın kapısını kapatırken "keyfine bak canım sen, sıkılırsan yanımıza gelirsin, emi?" demeyi ihmal etmedi.

Derya odada yalnızdı. Annesinin sesiyle kitabı dinlemeyi bıraktığında en heyecanlı yerinde kaldığını anımsadı. Bu kitap, Görme Engelliler Kütüphanesi'nde gönüllü vatandaşlar tarafından seslendirilen kitaplardan biriydi, bir hafta önce almıştı. Seslendiren kişinin muhtemelen ilk deneyimiydi, zira Barış ve Sevgi hastanedeyken Sevgi'nin telefonu çalmıştı. O noktada muhtemelen fazladan sayfa çevirmiş ve bir anda Barış'ın hikayesi anlatılmaya başlanmıştı. Belki hikayenin kurgusu öyleydi, Savaş'ın gözünden olayların anlatılması başka bir bölümdü ama seslendirmede böyle bir not kaydedilmemişti. "Neyse, bu durum da hikayeye ayrı bir hava kattı" diye geçirdi içinden. "İlginç bir kitap almışım ama. Hem bizim gibi görme engelliler için çok fazla kitap alternatifi de yok ki..." Barış, Savaş ve Sevgi. Her biri hikaye kahramanı olsa da, isimlerinin anlamları, başlarından geçenler, hepsi insanoğlunun başına gelecek şeylerdi. Dünyada sevgi hakim olsa, barış zaten beraberinde gelecekti. Savaşlara yer olmayacaktı. Aslında savaşanlar da "sevgi"nin olduğu yerler barındırıyorlardı içlerinde. Yada her savaşın içinde aslında barış ve sevgi de vardı. "Offf " diye düşündü bir an, "çok soyut şeylere daldım... Kelimeler, anlamları, her iyinin içinde bir kötülük, her kötünün içinde bir iyilik mevzusu çok derin işler. Peki ya benim hayatım? Herkes için sıradan olan şeyler benim için ne kadar ilginç. Yada başkaları için oldukça ilginç olan şeyler, benim için nasıl da bir hayat gerçeği? Görmek. Gözle görmek. Fiziksel olarak yani. Bir de başka bir görmek var. O da hissetmek. Benim fiziksel olarak görmediğim ama hissettiğim gibi. Algıladıklarım gibi. Çaydanlığın taşması, cam tabakların mermer tezgaha konması, sehpanın halıya takılması, susamlı krakerin kokusu... Gündelik hayatta bunlar gözleri gören insanlar için pek de fark edilen şeyler değil belki, hatta dikkatlerini bile çekmiyordur. Peki ya gözleri görenler için olağan şeyler? Evlilik mesela. Yada ayrılık, boşanma, aldatma, aldatılma... Benim başıma gelenlerin, bu kitaptakilerle bir benzerliği var mı?"

28 Kasım 2014 Cuma

KEMİK İLİĞİ ÖRNEĞİ VERMEK ASLINDA ZOR DEĞİL

Sosyal medyanın en çok işe yaradığı konulardan biri; çaresizlik içinde doku, ilik, kan, vb. nakli bekleyen hastalara gönüllü vericilerin ulaşmasını kolaylaştırması.
Pek çok kişi sosyal mecralarda böyle mesajları gördüğünde paylaşarak daha çok kişiye ulaşmasını sağlıyor ve vicdani olarak görevini yerine getirmiş olduğunu düşünüyor.
Elbette bu duyarlılık oldukça sevindirici.

Ama yeterli mi???

Ülkemizde kemik iliği nakli bekleyen pek çok hasta var.
Fakat örnek veren gönüllü sayısı talebi karşılamaya yetmiyor.
İstatistiksel rakamlar verip sıkmak istemiyorum sizi...



Pek çoğumuzun çok meşakkatli olduğunu düşündüğümüz bir hususa dikkat çekmek istiyorum:

Kemik iliği örneği nasıl verilir?

Konu ile ilgili olarak İstanbul Tıp Fakültesi Kemik İliği Bankası çok güzel, kısa ve öz bir rehber hazırlamış.

Özet olarak;
 genel anestezi ile operasyon veya dikiş gerektirmeden leğen kemiğinden özel iğneler ile kemik iliğinin torbaya aktarılması

yada

kısa bir ilaç tedavisi sonrasında kan bağışı yapar gibi kemik iliği hücrelerini makine ile kandan toplanması

Buradan konu hakkında en temel soruların yanıtlarını okuyabilirsiniz.
Sadece bir buçuk sayfa, lütfen vakit ayırıp müsait olduğumuz zaman bir göz atalım.



Şu an hemen koşa koşa gidip ilik veremeyiz belki.
Ama bir farkındalık, bilinçaltına gönderilen olumlu mesajlar, kendimizi hazır hissettiğimizde yerine ulaşacak bir güzelliğe aracı olacaktır.
Allah vermesin, bir gün hepimiz bir bağışçı arıyor olabiliriz.
Rabbim tüm hastalara şifa, yakınlarına kolaylık versin.

* Fotoğraflar internetten alıntıdır.

26 Kasım 2014 Çarşamba

FIRINDA PATATES CİPSİ

Cipse ve patates kızartmasına bayılırım (sevmeyen var mı ki?:).
Fakat cipslerin sağlık için elle tutulur bir yanlarının olmaması, patates kızarmasının da mutfağı koku bulutuna çevirmesinden mütevellit her zaman iki arada bir derede kalmışımdır.

Çok süpersonik bir tarif değil aslında paylaşacağım. 
Amaç "yaptım, oldu, şimdiye kadar denemediyseniz siz de deneyin" mantığı.

Yapılışı gayet kolay.


Hazırlanışı

- Patatesleri güzelce yıkadım, kabuğunu soydum.
- Çok ince dilimler halinde kestim.
- Yağlı kağıt koyduğum fırın tepsisine patatesleri dizdim, yumurta fırçasıyla zeytinyağını patateslerin üstüne sürdüm, tuz serptim. Aynı işlemi patateslerin arka yüzüne de uyguladım.
- Önceden 170 derecede ısıttığım fırında pişirmeye bıraktım. Patatesler keyfime göre pişince fırını kapattım. 5-6 dakika fırında beklettim. Sanırım bu aşamada biraz kuruduğu için patatesler çıtır çıtır oldu;)  Pek de iyi oldu;)

Nasıl ve hangi koşullarda hazırlandığı bilinen, gönül rahatlığıyla tüketilecek bir cips oldu benim için.
Denemeye değer sanki, ne dersiniz?

20 Kasım 2014 Perşembe

BİR HİKAYE YAZIYORUZ (10 BLOG YAZARI-BİR HİKAYE)

Bir kaç hafta önce 1 delinin günlükleri blogunun sahibi Ayhan arkadaşımız güzel bir öneri sundu.

Dedi ki; bir hikaye yazalım, ama bu hikayeyi 10 blog yazarı, her hafta bir bölümünü yazmak suretiyle ortaya çıkarsın!

Nasıl öneri? :)

Eksik kalmamayım dedim ve ben de katılmak istediğimi söyledim.

Hikayenin 7. bölümü bana ait olacak.

Şu an hikaye yazılmaya başlandı.

Bu yazıyı her blog yazarımız bölümünü yayınladıktan sonra güncelleyerek ilgili bloga link vereceğim. 5. bölüm yayınlandığında, ilerleme raporumu yeni bir yazıyla aktarmayı planlıyorum.

Çünkü gün gelip başı sonu belli olmayan bir hikaye okumaya başlarsanız blogumda "neler oluyor bu kıza?" demeniz olası;)


Bir hikaye, 10 farklı kişinin elinden geçerek nasıl sonuçlanır merak ediyorum açıkçası:)

Başlangıç Yeşilçam Filmlerini anımsattı bana:)

Yorumlarınızla sizler de görüşlerinizi belirtirseniz -kendi adıma- mutluluk duyarım.

1. bölüm müptezel
2. bölüm 1 delinin günlükleri 
3. bölüm Dilek Eren
4. bölüm Mor Rimel
5. bölüm Sevdicann
6. bölüm Berkay Abalı
7. bölüm Beyza Aydın Başer
8. bölüm Her Şeyden Konuşmalı
9. bölüm Benim Tatlı Hikayem
10. bölüm Blog şu an davetli kullanıcılara açık

17 Kasım 2014 Pazartesi

TÜYAP KİTAP FUARI'NIN ETİNDEN, SÜTÜNDEN YARARLANMAK MÜMKÜN MÜ?

Her yıl olduğu gibi bu yıl da TÜYAP Kitap Fuarı gerçekleştirildi ve 33.sü düzenlendi.
Önceki yıllarda hep son günlerde (cumartesi yada pazar günleri) ziyaret ediyordum, bu sene açıldığı gün gitme fırsatım oldu.

Fuara toplu taşımayla gidiş genellikle bir çileye dönüşüyordu. Metrobüsle git, fuara giden otobüslere aktarma yap, kocaman fuar alanını dolan dolan, elinde bir sürü kitapla çık, metrobüse aktarma yapacak otobüse canhıraş bin (beklenen kuyruğun korkunçluğundan bahsetmiyorum hiç), metrobüsle tıkış tıkış bir yerlere ulaşmaya çalış.
Kitap Fuarı'nın özeti buydu benim açımdan.
Faydalı bir şeye erişebilmek için böylesine çırpınmak gerekiyordu yani.

Ama sanıyorum artık metrobüs hattının uzamasıyla bir nebze olsun rahatlama yaşanmıştır. Mıştır diyorum çünkü bu yıl bari sürünmeyelim diye kendi aracımızla gittik. Ha o da ayrı mesele, TÜYAP'ın kendine ait otoparklarda en düşük ücret 12 lira. Neyin nesi olduğunu bilmediğiniz otoparkların ücreti ise 5 lira. Tercih size kalmış...

Fuarın ilk günü (8 Kasım) sabah saatlerinde gezintimiz başladı. İlk saatler olmasına rağmen ziyaretçi sayısı fena değildi. Saatler ilerledikçe kalabalık arttı tabi.


Fuardan azami şekilde yararlanmak için, hangi kitabı alacağınızı ve hangi yayın evinden çıktığını bir yerlere not almakta büyük fayda var. Yoksa kocaman 3-4 salonu dolanmak hiç de öyle kolay olmuyor. İlk gittiğimde ben o hataya düşmüştüm, artık uyandım;) Fuarın giriş kısmında bulunan broşürlerden alıp, hangi yayın evinin hangi salon ve sergi alanında (stantta) olduğunu öğrenince amaca ulaşmak çok daha kolay oluyor, vakit de planlı biçimde kullanılıyor.

Bunun yanı sıra almayı planladığım kitapların internet fiyatlarını da araştırıp kıyaslama yapıyorum.
Vardığım sonuç; fiyatların internetteki değerlerinden pek de bir farkı yok. Fuar fiyatı dedikleri ücrete Cağaloğlu'ndaki kitapçılarda rastlamak olası. Yani bu anlamda Fuar'ın pek bir albenisi yok. Ama yine de hakkını yemeyelim, en büyük kolaylık, onlarca yayın evini bir arada bulabilmek.


Güncel yazarlar ve kitapların yanı sıra sahaflar bölümü de kesinlikle incelemeye değer. Eski kartpostallar, kitaplar, dergiler, plaklar, afişler... Başlangıçta diğer bölümleri gezdiğimiz için biz bu bölüme maalesef çok zaman ayıramadık çünkü adım atacak mecalimiz kalmamıştı. Dedik, bu kadar güzelliğin içinden eli boş dönmek olmazdı, Yenilik Dergisi'nin 1956 yılı mart sayısını aldık. Dergi buram buram nem ve tarih kokuyor;)


Ellerinde notlarıyla gelip, aradığı kitaba ulaşmaya çalışan ortaokul çağlarında öğrenci kardeşlerimizi görmek beni çok çok mutlu etti. Tabletle oynamaktan tabletle beslenmeye evrilecek kanaatini taşıdığım gençlerin bu hali beni biraz daha ümitvar olmam gerektiği kanısına sürükledi, ne yalan söyleyeyim şimdi;)


Fuarda öne çıkan, kitaplar ve imza günleri gibi görünse de azımsanamayacak sayıda söyleşi ve etkinlik de gerçekleştiriliyor. Bir kaç söyleşiyi gözüme kestirmiş olsam da maalesef katılma şansım olmadı. TÜYAP da İstanbul'un bir ucu sonuçta, ha deyince gidilmiyor ki:(

Netice itibariyle, fuarın -tabiri caizse- etinden, sütünden tam olarak faydalanabilmek için, çokça zaman ve enerji harcamak gerek.
Fuar merkezi çok uzak. Çok kalabalık (bu iyi bir şey aslında).
Ama ulaşım konusunda büyük sıkıntı olduğu için, kitaba meraklı olduğu için sevinmemiz gereken kitle, korkarak baktığımız bir güruha dönüşüyor.
Yeme-içme yerleri, tuvalet ve mescit gibi alanlar hınca hınç dolu oluyor.
Ve başlangıçta dediğim gibi, fuarın kendine ait otopark ücretleri çok yüksek. Diğer otoparklara da pek güvenemedik açıkçası...

Her şeye rağmen, istediğin kitaba dokunup karıştırmak, koklamak, aradığını bulmak güzel bir duygu.
Artarak çoğalmalarını diliyorum;)

11 Kasım 2014 Salı

SADE VE DERİN

Yazar: DEEP TONE
Yayınevi: İkinci Adam Yayınları


Blog yazarlarının pek çoğu okuyordur diye düşünüyorum bıcırık deeptone'yi.
Kitabı yayınlanalı aylar oldu, belki yakında ikinci kitabını çıkaracak;) ben ancak 3 gün önce kitabı edinip, 1 gün önce bitirebildim.

deeptone; yemeden içmeden ve uyumadan yaşayan, elinde bir  kitap, cep telefonu yada tablet bulundurarak hayatını idame ettiren bir kardeşimiz benim hayalimde:)

Yazdıklarını okuduğum ama şekil ve şemal olarak nasıl biri olduğunu bilmediğim hayali bir gerçeğin yazdıklarını okurken çok değişik şeyler hissettiğimi söylemeliyim.
Kitabı 33. TÜYAP Kitap Fuarı'ndan aldım cumartesi günü ve hemen okumaya başladım daha fuar alanından çıkmadan.
Eşimin bir 10 dakikalık yanımdan ayrılması gerekti, poşetleri karıştırdım ve hemen ayakta da olsa okumaya başladım.
Kitap bölüm bölüm ayrılmış, belirli ana başlıklar var. Ve onların altında da 1-1.5 sayfalık kısa ve öz, yada yazarın namına uyacak şekilde "sade ve derin" yazınlar mevcut.
Altını çizdiğim, yanına gülücük koyduğum (sevip beğendim anlamında bu gülüşken surat:), okuyup sonra "hımm, doğru bak şimdi bu" dediğim pek çok güzel cümle ve öbekleri sarıp sarmaladı beni.

Birkaç örnek;

... Tüketmek insanı yine aynı noktaya getiriyor. Yüzyıllar önce atalarımız tabletlere yazar çizermiş, yüzyıllar boyunca insanlar dünyanın en ileri teknoloji zirvelerine tırmandılar. Bugün yine tablete döndük...

.. Okumazsak sadece kendi yaşamımızı gerçek sanırız. Yazmazsak da gerçek olamayız, gerçekten sevemeyiz de...

.. Okuduktan sonra da, yazdıktan sonra da, yaşarken de dünyaya tekrar dönmek zor olmalı...

.. Sanırım önemli olan kendimizde ne olup bittiğini anlamak...

.. Cesur insanlar başkalarına eziyet çektirmez, cesur insan korkmaz. Bilir ki her şey geçicidir bu dünyada...

... Kendinden uzaklaşmadan başkasına nasıl yakınlaşırsın ki?..


Sen yine yaz deeptoneciğim, biz seni seviyoruz ve dahi okuyoruz.
Okuyacağız da:)

9 Kasım 2014 Pazar

OLUR OLUR FİLMİ: BARİ SİZ YAPMASAYDINIZ!

Sinema bilgisi engin denizleri andıran bir insan değilim.
Bunun yanı sıra; bir film yapmanın maddi, manevi pek çok zorlukları olacağını tahmin ettiğimden, sıkıcı yada eksikleri olan bir filme göstereceğim hoşgörü fazla olur.
Ve blogumda film eleştirisine şu ana kadar hiç yer vermedim.
Ama Güldür Güldür ekibinden oyuncuların da yer aldığı ve ön plana çıktığı Olur Olur Filmi özelinden yola çıkıp, ülke olarak komedi filmi ve beğenilerimiz hakkında bir kaç şey söylemezsem içimde kalacak.


Gideceğim filmi genellikle araştırır, izleyici yorumlarını okuyup öyle seçerim.
Fakat bu film için durum biraz farklı gelişti: Evliya Çelebi ve Ölümsüzlük Suyu isimli animasyon filmi izleme niyetiyle bilet almaya gittiğimizde, o gün için seansı olmadığını öğrendik.
Dedik, madem geldik buraya kadar, farklı bir şey izleyelim.
Güldür Güldür isimli komedi programında oynayan oyuncuların yer aldığı ve program esnasında da reklamını gördüğümüz Olur Olur filminde karar kıldık, kılmaz olaydık!

Filmin ilk gösterim günü olduğu için, haliyle internette de pek fazla yoruma rastlayamadık.
Ama televizyon programı fena değil, film de iyidir kanısıyla yola çıktığımız için maalesef -en azından benim için- çok büyük hayal kırıklığı oldu.
Filmin seviyesini şöyle örnekleyeyim; başlangıçtaki ilk 1-2 dakikanın içinde rastladığınız görüntü, spor lüks bir arabanın içinden inen el kadar şortuyla bir hatun kişisinin, arabadan inerken topuklu ayakkabısı ve bacağı yakın çekim planıyla gözünüze sokuluyor.
Allah'ım, ne kadar yaratıcı!
Haydi dedim, başlangıç böyle, sonrası daha iyi bir yerlere gider.
Nerdeee?
Özetle söyleyeyim; küfür, bel altı espriler ve cinsellikle kafayı bozmuş tiplerden ibaret bir "şey".
Sıkıntıdan patlasam da, pek mantıklı gelmese de ömrümde hiç bir filmi yarıda bırakıp çıkmadım.
Ama bunda dayanamadım!
İlk bölüm bitti (ki izleyicilerin içinde "yaa tam da en güzel yerinde ara verdiler" cümlesini duyduk, attık kendimizi dışarıya.

Ben samimi bir film beklentisiyle girdim "konu"sunu okuyunca. 
Ama iş tamamen bambaşka yönlere kaydı.
Ekranda her hafta komedi programı yapan, küfürsüz bir şekilde insanları güldürebilmeyi başaran insanların bu kadar ucuz bir yol seçmiş olması beni şaşırttı.
Gözümdeki kalitelerini de düşürdü.
Alper Kul senaristi sanırım filmin. Maalesef, çok ucuz bir yola başvurmuş.
Ha bazı yerlerdeki oyunculuklar, espriler güzeldi (küfür, benim için espriyle eş değer değil, onlar değil elbette kastettiğim). Onur Buldu, çok başarılıydı her zamanki gibi.
Ama genel itibariyle kolayı, ucuzu ve bayağı olanı seçmişler.
Olmuş mu?
OLMAMIŞ!

Bilhassa Recep İvedik serisiyle ülkemizdeki komedi kavramı pek çok kez konuşuldu.
Benim vardığım kanaat şu; insanlar utandıkları şeylerin bir kısmına, aynı zamanda gülüyor. Ve küfür-hakaret bizim insanımız için bir komedi unsuru.
Komedi anlamında, bence durumumuz vasat.

* Değerlendirmem filmin ilk bölümü için. Tümü için bir şey demem doğru değil, çünkü hepsini izlemedim. Ama ilerleyen bölümlerinde daha da azıttıklarını düşünüyorum fragmanı izleyince...

6 Kasım 2014 Perşembe

OBURİKS MANZARALAR

Yazmayı planladığım pek çok konu aklımda uçuşup dururken, enerjimi ve kafamı toparlayıp bir şeyler çıkarmak biraz zoruma gidiyor bu günlerde nedense.
Ama yasamizi blogunun sahibi Gamze Hanım, beni bu onulmaz dertten bir nebze kurtaracak olan iştah açıcı mimi bana pasladı ve sahalara yumuşak bir dönüş yapmama vesile oldu, teşekkürler kendisine.

Bir yerlere gezmeye gidince "yediğin içtiğin senin olsun, neler gördün?" diye sorarlar ya, bu sefer konumuz yemeler içmeler. :)

En sevdiğiniz yemek?

Çok sulu olmayan, orta kararda sarımsaklı yoğurtla lezzetlendirilip, üzerine salça ve nane ilave edilen mantıyı günün her saati yiyebilirim. 

En sevdiğiniz tatlı?

İsmini genellikle karıştırıp "çeyiz bohçası" dediğim, ama doğrusu "gelin bohçası" olan tatlı. Karaköy Gülluoğlu'ndaki favorimdir. İncecik açılan hamurun içine Antep fıstığı ve kaymak ilave edilip şerbetlenerek yapılıyor.

Bir de yeni keşfim trileçe. Balkan ülkelerinde yaygın olan sütlü-kekli bir tatlı (bu yazımda bahsetmiştim).

Siz çocukken anneniz?

Tereyağı, badem, ceviz, bal, fındık gibi şu an hepsini hatırlayamadığım bir sürü kalorili malzemeyi birleştirip bulamaç haline getiriyor, bununla da yetinmeyip sabah bir dilim ekmek üstüne bu bulamacı sürüp yememi sağlamak için elinden geleni önüne, ardına ve dahi yanına koymuyor, bizzat üzerimde deniyordu:)



Çocukken de şimdi de?

Patates cipsini hep sevdim! Ama şu an çooook azalttım. Kahrolsun aynı yağda 1538 kez patates kızartma yaygınlığı!

Yemeği sevdiğiniz ilginç şeyler?

Çok ilginç bir şey değil aslında ama hiç tüketmeyenlere biraz tuhaf gelebiliyor. Maraş tarhanasından cips yapmışlar, onu pek bir seviyorum. Mado'larda satılıyor yada aktarlarda. İçindeki kekik ve hafif mayhoş tadıyla hoş bir atıştırmalık.

Bunun dışında, sofrada limon varsa genellikle yemeği bitirdikten sonra kaşığımı dolduracak şekilde sıkar, üzerine tuz ilave eder ve çatalımla karıştırıp hop, uydur Mürsel! kıvraklığıyla bir hamlede yutarım.

Türk Mutfağı dışında?

Hamur işini sevdiğim için Balkanlar diyebilirim (börekti, mantıydı:) Yemeklerin kökenlerini pek de bilmem açıkçası ama makarnayı ve pizzayı sevdiğim için İtalyan mutfağını da sayabilirim sanırım.

Yemeyi sevdiğini sağlıksız şeyler?

Ailemin verdiği bilinçle bu konu hakkındaki hassasiyetim çok yüksek. Bu tür yiyeceklere fazla merakım yok. Ama illa ki say derseniz, Jelibon türü şekerler diyebilirim. Bir de salam, sosis gibi işlenmiş et ürünleri. Ve ketçap. Ama tüketim miktarım çok çok sınırlı.

En sevdiğiniz meyve?

Meyvelerle pek aram yok desem:-/ Bu çok kötü, farkındayım. Mor ve oldukça ermiş tatlı eriği çok severim. Bir de altın çilek diye bir meyve var, onu çok severim.


En sevdiğiniz atıştırmalık?

Maraş tarhanası cipsi, Eti Form'un karışık meyveli kepekli bisküvisi.


En sevdiğiniz içecek?

Su! Damacana gibi bir mideyle geziyorum çoğu kez:)
Şalgam suyu, şıra ve bozayı da çok seviyorum.

Sonsuz tane de olsa yiyeceğiniz şey?

İnsan doğasına aykırı;)

Çorbaların kralı?

Patates püresi kullanılarak pişirilen (toz ve hazır çorba değil yani) ve üstüne kaşar ilave edilen domates çorbası.
Ve yayla çorbası.
Ve tarhana çorbası.
Ve işkembe (tuzlama) çorbası.
Ve..... :)  (çorbaseverim:)


Kahvaltıda tercih ettiğiniz şeyler?

Bergama tulum peyniri, sucuklu yumurta, peynirli veya yumurtalı ekmek, bal ve kaymak ikilisi, dere otu ve maydanoz önceliği elinde bulunduruyor.

Açken ben?

Keyifsiz, yorgun ve üşengecim. Bir kuple sinirli de olabilirim;)

Bir keresinde yemek yerken?

Bebekken (sanırım 1 veya 1.5 yaşındayım) sofrayla fazla yakın temas kurup kocaman yoğurt kasesinin içine dalmış, yüzümü gözümü etrafı pek güzel batırmışım. Ve o an beni o ortamdan almak yerine biri beni o şekilde fotoğraflamış:) Muhtemelen babamdır, annemi cinnet haline yaklaştırmış olabilirim zira:) Hala durur o fotoğraf ve çok severim o kareyi.

Benden bu kadar.
elyapımı ve küçük hanımın güncesi blogları da yanıtlarsa mutlu olurum. 
Ama tercih onların tabi;)

20 Ekim 2014 Pazartesi

YOĞURT MAYALADINIZ DA TUTMADI MI? ÜZÜLMEYİN, LOR PEYNİRİ YAPALIM;)

Market yoğurtlarından tat alamayıp, uzun süre bozulmadıklarını gördükçe ve "içinde ne var da bu kadar geç bozuluyor" düşüncesi içimi kemirdikçe, klasik anne yöntemiyle yoğurt mayalama teşebbüslerim başladı.

Annem yoğurdumuzu genellikle evde mayalardı.
Yediği içtiği belli olan hayvancağızların temizce sağılmış ve içine su karıştırılmamış sütlerinden alır, sütü güzelce kaynatıp serçe parmağı yanmayacak sıcaklığa erişinceye kadar soğutur, maya olarak kullanacağı ve oda sıcaklığında olan yoğurdu yeni kaynamış sütten bir kaşık alarak ayrı bir kapta şöyle bir karıştırır, sonra da sütün içine dökerdi. Mayalanacak süt kalın battaniyelere, örtülere sarılır, bir kenarda bakterilerin sütü yoğurda çevirmesi beklenirdi.

Hafızamda kalan tüm bu işlemleri yapabilmem için öncelikle İstanbul gibi bir yerde güvenilir süt bulmak gerekiyordu.
Bir yakınımız vasıtasıyla Beykoz'un yeşilliklerinde kendi halinde otlayıp, yeşilliklerle beslenen ineklerden sağılan sütü haftalık olarak temin etme şansımız doğdu. Cidden mutlu oldum. Çünkü süt satan çok ama temiz mi, içinde su var mı, bu hayvancağızlar yapay yem mi yiyor soruları hep aklını kurcalıyor insanın...

Öyle böyle derken, büyük bir heyecanla sütü mayaladım.
İlk seferinde (sonradan fark ettiğim, mayalayacağım kabın özelliğinden ötürü, el alışkanlığıyla vakumlama yaptığım ve ortamda hiç oksijen bırakmadığımdan) süt yoğurda dönmedi maalesef.
Bu yüzden ne süt ne de yoğurt kategorisinde değerlendiremeyeceğim sıvıyı dökmek durumunda kaldım.

İkinci denemede (henüz hatamı fark etmemiş olduğum için) aynı hatayı yine yaptım ve yine yoğurdum tutmadı:-/
İkinci kez 2.5 litre sütü lavaboya dökmek hem sütünü aldığım hayvancağıza, hem satıcısına hem de kendime karşı işleyeceğim bir ayıpmış gibi hissettiğimden, anneme akıl danıştım ve aldığım cevap "mayalayıp da tutmayan sütü kaynatarak lor peyniri yapabilirsin" oldu.

İnternetten de baktım nasıl olurmuş bu iş diye ve bismillah deyip, başladım kaynatmaya...
Yoğurda dönmeyen süt, kaynamaya başlayınca kısa bir sürede üst kısımda yoğun bir tabaka oluşturuyor, alt kısım tamamen sıvı halde dipte duruyor.
Üstteki yoğun tabakayı bir süzgeçle süzerek alttaki sıvıdan ayırıyoruz.
Bu yoğun tabakayı tekrar kaynatmaya başlıyoruz. Bir müddet sonra küçük topaklar halinde lor peyniri oluşmaya başlıyor. Ve seviniyorsunuz:)
İçine istenilen ölçüde tuz koyup, bir müddet daha kaynatıyorsunuz.
Suyun güzelce buharlaşması (lor peynirinin hemen bozulmaması için) önemli. Bir de dibini tutturmamak için arada bir karıştırmak güzel olacaktır;)


Fotoğrafın kusuruna bakmayın artık, iki arada bir derede çekildi;)

Lor peynirinin içine isterseniz çörek otu ya da maydanoz eklenebilir, ben ilave etmedim.
Lor peynirini afiyetle yedim;)
İlk etapta süzdüğümüz sıvı kısım da kalsiyum bakımında çok zengin oluyormuş.
Doğrudan içilebilir diye duydum ama tadını o haliyle pek seveceğimi sanmıyorum.
O yüzden çorba yapılacak suya ilave etmek gibi bir fikir geldi aklıma ama fırsatım olmadığı için deneyemedim.

Durumlar böyle...
Her başarısızlık, insana yeni bir şey öğrenme fırsatı sunuyor belki de...
Kim bilir? :)

14 Ekim 2014 Salı

BELKİ DE GERÇEK OLABİLECEK BİR HAYAL

Araba kullanmayı denemeyi bile sevmiyorum.
İrkiliyorum.
Araba dört tekerlekli, motosiklet iki.
Yani mantıken iki tekerlekle dengeyi kurmak daha zordur diye düşünüyor insan.
Ama Vespa görünce içim bir hoş oluyor, imreniyorum, acayip derecede hoşuma gidiyor.


Çizmelerine de ayrıca vurulduğumu itiraf etmeliyim;)

Cicili bicili elbise giyip, altına topukluları çekip plazada çalışan, ortama uyan ama içinde çılgın bir ruh da barındıran dişi birey gibi ortalıkta gezinme fantazim yok;)
Efendi efendi pantolonumu, montumu giyip; kask-kolluk ve sırt çantamı takarak sakin sakin işe gidip gelme niyetindeyim.
Şunu da kabul etmeliyim, sakin ve kibarcık görüntüme rağmen deri kıyafetleri (deri görünümlü suni malzemeler değil kasdettiğim, cidden deri), fotoğraftaki gibi çizmeleri, kısa deri montları, eldivenleri hep sevdim.

Gerçi İstanbul trafiğinde Vespa sevimlisiyle arzı endam etmek, çoğunun içine canavar kaçmış sürücülerle aynı sahada top oynamak anlamına gelse de, bu şekilde ulaşım sağlama hayali bile beni mutlu ediyor.


Bu fotoğrafı da tersine çevirmek gibi bir hayalim var. 
Yani ben önde, eşim arkada olacak şekilde;) Bu arkadaşlar sanırım ünlü bir çiftmiş ama ben tanımam etmem.

Sıkışık trafikte, aradan dereden ilerleyip yoluna devam etme lüksü neden sadece pizzacı ve kargocuların olsun ki? ;)

cittaslow diye bir kavram var. Bir anlamda trafiksiz, sakin ve öz değerlerine sahip küçük kent anlamına geliyor. Belki bir gün Türkiye'deki cittaslow ünvanını alan yerlerden birine yerleşip, Vespacığımla işe gidip gelebilirim;)

Şu an biblo boyutundaki Vespalarla bakışma aşamasındayım.

Peki  hayal etmeden gerçeğe ulaşılır mı? ;)

* Fotoğraflar pek tabi internetten alıntıdır.

10 Ekim 2014 Cuma

YİNE TAM DOĞAL, MUTLULUK VEREN BİR ALIŞVERİŞ

Organik kelimesinin gerekli gereksiz kullanılmasın artık rahatsızlık duyuyorum. Doğal olanı tüketebilmenin lüks sayıldığı zamanlarda olmaktan da mutsuzluk duyuyorum.
Ama bu durumu bir nebze olsun lehime çevirmeye çalışırken, tesadüfen tanıştığım bir markadan daha önce bahsetmiştim.

Bir önceki alışverişte gelen ürünlerden ve alışveriş sürecinden memnun kaldığım için, aklımda olan diğer ürünleri ikinci bir siparişle tedarik ettim.

Sitenin ana mantığı; reklam organiği değil, gerçekten doğal olmak, bundan kuşkum yok.
Kendilerince belirledikleri bir çizgi var ve sırf satış artırmak için bunun dışına çıkmak gibi bir düşünceleri de yok gördüğüm kadarıyla (yazıştığım kadarıyla demek daha mantıklı tabi:)

İlk alışverişimde papatya sabunu almıştım. Gayet memnun kaldım. El yıkamada sıvı sabun kullanamıyorum, alerjim var. Papatya sabununu severek kullanmıştım. Artık yağdan değil, yenilebilir nitelikte zeytinyağından yapıldığı için, kalıp sabunlarda rastladığımız yapış yapış olup eriyip akma sendromunu uzun müddet yaşamadım. Sabun uzun süre kalıp halini korudu, azalmaya başladığında parçalanma başladı. Ki bu durum her kalıp sabunun kaderinde vardır zaten;)


Bu kez aldığım sabunlar limon, biberiye ve haşhaş, karanfil, ıhlamur, ısırgan ve Türk Kahveli (güya sabundan bahsediyorum ama iştah açıcı bir duygu hissettim şu an:)

Itırlı bitkiler, aromalı gıdalar bana mutluluk ve yaşama zevki veriyor. Buna rağmen, Türk Kahveli sabunun ağır kokacağından tereddüt ediyordum ama hiç öyle olmadı.
Biberiye ve haşhaş ikilisi, karanfil ve limon enfes kokuyor;)

İlk kez denediğim bir diğer ürün taş koltuk altı roll on'u. Bir nevi tuz aslında bu. Tuzun şekil verilmiş hali (fotoğrafta sol üstte görülen ikili) Bayan ve erkekler için ayrı seçenekleri var. Aralarındaki fark ne, açıkçası bilmiyorum. Ürünü 1 haftadır kullanıyorum. Taşı hafifçe ıslatıyor ve temiz koltuk altına sürüyorsunuz. Kokusu yok, iz bırakmıyor. Terlemeyi önlemiyor (ki önlemesi zaten iyi bir şey olmazdı). Ter kokusunu sıfırladığını söyleyemem. Ama keskin, kendinizi ve çevrenizi rahatsız edecek bir koku da oluşmuyor. Normal roll onlar gibi yapış yapış bir şekilde "ben burdayım" hissini de almıyor insan. Bir de tuz. Kimyasal değil, doğal. Ve kokuya sebep olan bakterilerin üremesini önleyici özelliği var.

İştahınızı artırmak için biraz da gıda maddelerinden bahsedeyim:)


Erik kurusunu kıymetinden açıp da yemedim:) Çok seviyorum, kendimi tutamayıp hemen bitiriveririm diye henüz tatmadım:))

Kırmızı biber salçası tadı gayet güzel, problem yok;)

Ve böğürtlen kompostosu... Dün tattık. Ağzı dolduran kocaman böğürtlen taneleriyle damağımız şenlendi:)

Fotoğrafta en önde hayal meyal seçilen paket toz brokoli çorbası. Brokoliyi pek sevmiyorum ama çok vitaminli, bunu biliyorum. Bir önceki alışverişimde gelen minik hediye paketlerinden birinde tek pişirimlik eşantiyonu vardı, beğendiğim için bu kez sipariş verdim.

tamtabi.com'un lezzetli, doğal ve minik hediyeleri yine çıktı koliden.
Mutlu, mesut ve bahtiyarım:)


Bu kez payıma düşenler kayısı nektarı, üzüm pekmezi, ketçap (ki bayılırım ve hazır ketçaplar çok katkı maddesi barındırdığı için almıyordum, seviyeli bir ilişkim vardı kendisiyle, en çok buna sevindim) bir de misvak (diş macununu terk etme arayışlarıma tam destek oldu:)

Sağlıklı ürünler, problemsiz alışveriş süreci, güzel-lezzetli ve minik hediyeler, sorunsuz kargo hizmeti.
Daha ne isteyeyim ki zalım internet ortamında yapılacak bir alışverişten? ;)

8 Ekim 2014 Çarşamba

ÖYLE KARIŞIK HALLER

İyi yaptım diye geçirdi içinden, pek de güzel oldu, çok da güzel oldu!
Bir eli cebinde, diğer eli çantasının sapını gevşek bir şekilde tutar halde, sahile paralel caddede aheste aheste yürüyordu.
Bir bayan olarak arabaya kışın niçin antifiriz konduğunu merak ettiği yada iki haneli iki sayıyı hesap makinesine ihtiyaç duymadan aklından çarpabildiği için sayısal bir bölüme gitmek zorunda hissetmiyordu kendini. Tüm yıldırma çabalarına rağmen tercihini güzel sanatlar fakültesinden yana kullanmıştı. Ve evet, az önce çıktığı mülakat da gayet güzel geçmişti, olacaktı bu iş. Olmalıydı. 
Çoğunluğun söylediği "doğru" ön kabulü yeterli değildi onun açısından; aklı, vicdanı ve inançları "tamam" diyorsa, tamamdı. Bir an İlber Ortaylı capsleri geldi aklına "ne kadar cahilsin, keşke ölsen!" yazısının üstündeki buruşmuş yüz ifadesiyle ne komikti İlber Ortaylı. Gülümsedi kendi kendine, düşündükleriyle ne alakası vardı şimdi bunun? Zihin işte, eli işte gözü oynaşta misali...


Sağ tarafında kalan çocuk parkına baktı. Çocukla genç arasındaki geçiş formunu yaşayan 3 kişi, ellerinde cep telefonu cıs tak cıstak müzik dinliyorlar. Biri bir adım önde, ikisi geride. Yumruklar sıkılmış, kollar önde çapraz gelecek şekilde konumlandırılmış. O günlerin moda şarkısı çalınıyor kulaklara, Gangnam Style, PSY'den... Popüler kültürün vücut bulmuş, kanlı canlı haliydi karşısındaki...



Her sene geleneksel olarak kurulan sahaf festivali vardı o günlerdi. Hedefi oraya varmaktı. Saatin ilerlediğini fark edince adımlarını sıklaştırdı. Önünden geçtiği English Home mağazasının kapısındaki tabela dikkatini çekti: nevresim, çarşaf ve yastık kılıflarında % 25 indirim mağazamızda sizleri bekliyor! İndirimdeki çarşaf ve yastık kılıflarından alıp, kesip biçtiği ve çok farklı amaçlarla kullandığı pek çok kez vakiydi. Neler yapmadı ki o çiçekli böcekli pamuklu kumaşlardan; çanta astarı, aplike, çerçeve süsleme,... Şimdi acelesi vardı ama, kumaşlara takılamazdı, sahaflardaki mezata katılacak, görmüş geçirmiş kim bilir kimlerin hayatına ortaklık etmiş ikinci el ürünlerden kendine ve cebine uygun bir şeyler bulursa onları almaya çalışacaktı.



Adımlarını sıklaştırdı. Hedefe varmıştı. Orta sıralarda, kendine uygun bir yer bulup oturdu. Katılım çok fazla değildi sanki. Satışa çıkan ürünler bir bir sahneye geldi. Eller havaya kalktı, fiyatlar artırıldı, artırıldı ve en yüksek veren kimse güngörmüş geçirmiş, adı ikinci el olan ama aslında kaçıncı el olduğu tam bilinmeyen yeni sahibinin oldu. Bu mezattan onun payına düşenlerse Zeki Müren'in bir taş plağı, üzerinde geleneksel kıyafetleriyle japon kadınlarının olduğu ve yer yer rengi atmış bir yelpaze ve pipo içen Türk isimli eski bir kartpostaldı.



Ehliyet almayı bu yüzden istiyordu; şehir şehir gezip mezatlara katılmalıydı. Eskinin az, değerli ve kalıcı olanını, yeninin çok ve çabuk tüketilenine tercih ediyordu. Ah bir de arkadaşı olsaydı, şöyle beraberce katılsalardı bu etkinliklere. Hatta artırma esnasında tatlı tatlı çekişselerdi 3-5 lira için. Belki çıkışta sakızlı muhallebi de ısmarlardı biri diğerine, ne güzel olurdu!



Kim bilir, belki yeni okulunda, yeni arkadaşları içinde onunla benzer zevkleri olan biri çıkar çıkar karşısına...

minelse blogunun sahibi tarafından bu mim yönlendirildi bana. Mimin ne olduğunu anlamışsınızdır sanırım, siyah renkle yazdığım kelimelerin içinde geçtiği hayali bir metin yazmak...
minelse'ye teşekkür ederim;)
Bazı blog yazarları mim yanıtlamayı pek tercih etmiyor,
ama mimleyen kişiyi de kırmak istemiyor. O yüzden kimseyi zor durumda bırakmamak adına, isteyen blog yazarları yanıtlayabilir diyeyim ben de en iyisi;)

* Fotoğraflar internetten alıntıdır.

29 Eylül 2014 Pazartesi

TÜRKİYE'NİN VENEDİK'İ NERESİ?

"Tatil yapmak" kavramı çoğu kişi için deniz, kum ve güneş birleşiminden oluşuyor. Kızgın kumlardan serin sulara atlamak tabi ki insana haz veren bir duygu, ona da ihtiyaç var. Ama kabul etmek gerekir ki gidilip görülmeyen şehirleri, doğal ve kültürel değerleri keşfetmek de ayrı bir zevk.

Bir kaç hafta önce bir elin parmaklarını kıyıdan köşeden geçen izin günlerimizde Amasya'ya düştü yolumuz. Şu yaşıma gelip bu canım şehri yeni gördüğüm ve gezmek için yalnızca 1 buçuk gün ayırmış olduğumuz için hayıflandım doğrusu.


Hititler döneminden başlayıp günümüze kadar pek çok tarihi ve kültürel miras birikmiş bu güzel şehirde.

Tarih derslerinden hatırlarsınız belki, Osmanlı Devleti döneminde şehzadeler yetiştirilmek üzere şartları uygun olan vilayetlere gönderilir ve bir nevi padişahlık antrenmanı yaparlarmış. Amasya da coğrafi konumunun korunaklı ve emin olması, bereketli ve güzel bir şehir olması nedeniyle bu vilayetler arasında yer bulmuş kendine.

Amasya Yeşilırmak nehrinin iki kenarına yayılmış bir şehir. Nehir şehrin içinden usul usul akıp gidiyor. Belki yaz mevsimi olduğu için, Yeşilırmak'ın suyu pek fazla değildi sanki. Öyle zannediyorum ki eskiden yada bu dönemde yine bazı mevsimlerde akıntısı oldukça fazla, çünkü nehrin içinde değirmenler yer bulmuş kendine. Nehrin bu yanından öbür yanına geçe geçe gezdik şehri. Şehrin içinden geçen kısmında Yeşilırmak üzerinde -yanlış anımsamıyorsam- 8 adet köprü var. Bunların 3-4 tanesi eski dönemlerden kalma taş köprüler. Diğerleri sonradan yerleştirilmiş.


Şehirde nereye başımızı çevirsek tarih gördük, nereyi gezeceğimizi şaşırdık resmen o kısacık zaman diliminde. Yukarıdaki fotoğrafta dağlara yapılmış olan kaya mezarları görülüyor mesela.

Sayfalar dolusu yazmak, onlarca fotoğraf paylaşmak istesem de pek mümkün olmayacak bu;) Çünkü memlekette malzeme -maşallah- çok, sonu yok:) En iyisi kısa kısa bahsetmek.

Biz ilk olarak Sabuncuoğlu Şerefeddin Müzesi'ni gezdik. Sabuncuoğlu Şerefeddin, döneminin önemli tıp adamlarından. Bu sebeple müzede Türk-İslam Medeniyeti'nde tıpla ilgili bilgilere ulaşmak mümkün. Dikkatimizi çeken bazı aletler oldu; mesela doğumda kullanılan metal aletler (ölü doğan bebekleri almak için kullanılıyormuş), bazı hastalıkları tedavide uygulanan dağlama yöntemi aklımda en çok kalanlar oldu. Dünya medeniyetleri o günlerde ruhsal bunalımda olan insanları "içine kötü ruhlar kaçmış!" mantığıyla hapsedip yakarken, atalarımız müzikle tedavi yöntemini uygulamış. İşte bu külliye de o merkezlerden bir tanesi (benim bildiğim diğer bir örneği Edirne'de). Medeniyet olarak büyük değerleri yakalamış, dünyaya örnek olmuşuz. Her ne kadar eksiklerimiz olsa da umarım bir gün yeniden silkelenir, daha araştırmacı ve geliştirmeci olduğumuz dönemleri yakalarız. İsterdim ki Hipokrat Yemini edeceğine İbn-i Sina Yemini etsin hekimlerimiz (batı bizden daha çok sahip çıkıyor sanırım İbni Sina'ya (Avicenna'ya yani batı diliyle). Neyse, konu genişledi biraz:) Müzede burçlara, ten renklerine göre kişinin hangi müzik makamında daha huzurlu olabileceğini gösteren bilgi tabloları var. Mesela Boğa Burcu Irak makamı, Kova burcu Neva makamı gibi. Yerleştirilen müzik sistemi ile burcunuzu seçip hem özelliklerini okuyor, hem de o makamın nağmelerini dinleyebiliyorsunuz.


Geçelim Şehzadeler Müzesi'ne... 2 katlı bir binaya kurulan müzenin içi çok ince detaylarla bezenmiş, ben çoook beğendim. Duvarlar çini deseni çizimleriyle bezenmiş, sedef kakmalı ahşap sehpalar ve aynalar yerleştirilmiş, çini ve bakır vazolar kullanılmış ve en önemlisi -müzeye ismini veren- şehzadelerin bal mumu heykelleri hazırlanmış. Eski usul, dökme kaloriferler bile desenli desenli kalıplarla hazırlanmış. 


Sıra 2. Beyazıt Külliyesi'nde... Yemyeşil bir bahçenin içinde yer alan, genişçe bir mekan. Adı üzerinde "külliye" zaten. Yaşamın içinden pek çok bölüm mevcut içerisinde. Çeşitli bölmeler var ve içerisi dönemin ruhuna uygun eşya ve canlandırma için mankenlerle benzenmiş. Bir külliyenin olmazsa olmazı cami pek tabi mevcut. Bunun yanı sıra binlerce el yazması kitabın olduğu harika bir de kütüphane var, muhakkak ziyaret edilmeli. Kütüphanedeki görevli ağabey müthiş bir insandı. Hem bilgili, hem konuşkan hem de sempatik:) Sorduğumuz tüm soruları güzelce yanıtladı. Kitaplar eski dönemlerden, bilhassa Osmanlı Devleti'nin gelişme zamanlarına ait... Fatih, Kanuni Dönemleri yani. Aşağıdaki eser yanlış anımsamıyorsam Kanuni Devri'nden. Orjinal el yazması, çevresi elde süslenmiş, altın varakla bezenmiş. Dokunabilmeyi çok isterdim ama maalesef sevimli kütüphaneci ağabey izin vermedi. Haklı tabi;)


Geleneksel bir Amasya evi nasılmış eskiden sorusunun yanıtını Hazeranlar Konağı'nda bulabilirsiniz;) 


Amasya'nın sokakları bile huzur verici. Sakin, kendi halinde. Gerçi tur otobüsleri geldiği anlarda kısmı bir yoğunluk oluşsa da özünde sakin.


Arkeoloji Müzesi'nin girişinde uzay aracına benzer biçimli mezar ve sahibinin kemikleri selamlıyor sizi;)



Şehrin çıkışında (gerçi şehre ne taraftan geldiğinize bağlı, girişinde de olabilir, Tokat yolu üzerinde:) Ferhat ile Şirin Müzesi (diğer adıyla Aşıklar Müzesi) var. Açıkçası giderken beklentim pek yüksek değildi fakat içeri girince fikrim değişti. Müze bölüm bölüm, bildiğimiz aşk hikayelerinin her biri (Ferhat ile Şirin, Aslı ile Kerem, Mimar Sinan ile Mihrimah Sultan, Romeo ve Juliette (ciddi söylüyorum:) gibi hikayeler birer oda ayrılarak canlandırma mankenleri ve dekorlar ile hazırlanmış, gerekli aydınlatma ve karanlık ortam düzenekleri kurulmuş ve kulaklık sistemi ile güzel hikayeler eşliğinde ziyaretçilere aktarılacak şekilde hazırlanmış. Çıkışa doğru Aşık Veysel, Köroğlu gibi aşıklardan bahsedilip, ilahi aşk bölümüyle gezinti odaları sonlandırılmış. Pek beğendim doğrusu;)


Ferhat ile Şirin Heykeli

Şehrin gecesi ayrı güzel gündüzü ayrı.



Şehrin akşam ışıklar altındaki görüntüsü beni çok etkiledi. Gece sanki Venedik'teymişim gibi hissettim (tamam Venedik'e gitmemiş olabilirim... ama öyle işte;)


Sanırım gezdiğimiz yerlerin yarsını aktardım. Burmalı Minare, Gök Medrese, Gümüşlü Cami, Maket Amasya Müzesi ve Saraydüzü Kışlası'nı da incelemekte fayda var. Amasya İl Kültür Müdürlüğü'nün sayfası oldukça bilgilendirici, yolunuz düşecek olursa nereler gezilir, ne yenilip içilir, bakın derim.

25 Eylül 2014 Perşembe

ZEHİRLENME VAKALARINDA ARANABİLECEK BİR NUMARA: 114

Hepimiz ilk yardım eğitimleri almışızdır; öğrenciyken, ehliyet alırken, herhangi bir eğitimde, vs.
Ama pek çoğumuzun acil bir durumla karşılaştığında paniği yenip ne yapması gerektiğini tam anlamıyla bildiğini -maalesef-  pek sanmıyorum.
Epey zaman oldu, kurumumuzun verdiği İş Sağlığı ve Güvenliği Eğitimi'ne katılmıştık.
Sunumlar esnasında ilk kez duyduğum bir şey vardı: (Sağlık Bakanlığına bağlı) 114 Ulusal Zehir Danışma Merkezi (UZEM)
Mevzu şu: bir zehirlenme vakası ile karşılaştınız ve ne yapacağınızı bilmiyorsunuz.
114'ü tuşlayarak zehirlenmeye sebep olan maddenin (kimyasal, gıda maddesi gibi) türünü belirtiyor ve yapmanız gerekenler hakkında bilgi alabiliyorsunuz.
Sunumu gerçekleştiren bey, bu hattın ücretli olduğunu söyledi.
Onu da hatırlatmış olayım. (Gerçi o an sanırım bunun hiç bir önemi olmayacaktır... )


İnternette araştırma yaparken ODTÜ Sağlık ve Rehberlik Merkezi'nin hazırladığı bir metne rastladım.
Burada da 24 saat hizmet veren Zehir Danışma Merkezi ile ilgili bilgilere rastladım.
Ücretsiz telefon: 0800 314 79 00 (4 hat)
Ücretli telefon: 0312 433 70 01
                       0312 435 56 80 / 1292

Ağız/solunum/deri yoluyla zehirlenmelerde ve gıda zehirlenmelerinde neler yapılması ile ilgili kısa ama hayat kurtarıcı bilgileri incelemek isterseniz buraya bakmanızı öneririm.

* Fotoğraf internetten alıntıdır.